TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası
19. DÖNEM ÇALIŞMA RAPORU (2002-2004)
19. DÖNEM ÇALIŞMA RAPORU (2002-2004)

DÜNYA

Dünya kapitalist sistemi 19. yüzyılın sonlarından, özellikle de 20. yüzyılın başından beri dünyayı bir kurallar zinciri çerçevesinde yönetmek istediği için dünya ticaretinde kurallarını koyarak bunları da kurumları aracılığıyla ulus devletlere dayatmakta ve uygulatmakta. Bu kurumlardan en önemlileri olan ve İkinci Paylaşım (dünya) savaşında güçsüz Avrupa’ya karşı güçlü ABD nin önderliğinde 1944’de Bretton Woods Konferansı ile İMF-Uluslararası Para Fonu (1947) ve DB-Dünya Bankası (1948) kurulur. IMF ulus devletlere “gerekli durumlarda” finansman sağlayacak, DB ise tüm dünya ülkelerinde özel teşebbüsün güçlenmesi için merkez bankaları, kalkınma bankaları ve yatırım bankaları üzerinden özel sektörü fonlayacak şekilde organize edilir. GATT (Tarifeler ve Ticaret Genel Anlaşması) Anlaşması Bretton Woods Konferansının bir diğer sonucu olarak 1947’den itibaren hayata geçirilir. O dönemde dünya sermayesi içerisindeki başat rolü nedeniyle ABD sermayesi bu kurumların ve yönelimlerin önderliğini yapmaktadır.

ABD’nin hegemonyasında işleyen Bretton Woods Sistemi, dünya kapitalizminin ulusal kapitalizmlerin eklemlenmesinden oluşan bir “uluslar kapitalizmi” biçiminde işlemesini sağlamıştır. Bu dönemde, gelişmiş ülkelerde, “refah devleti”, çevre ülkelerde ise “planlı kalkınma” paradigması geçerli olmuştur. Sistem, ekonomilerin devlet tarafından yönlendirilmesini öngören “Keynesyen” bir modele uygun olarak işlemiştir. Çevre ülkelerinde, sömürgelerin çözülmesi sonunda oluşan bağımsızlık hareketleri, yeni “ulus-devlet”lerin kurulması ile noktalanmaktaydı. Siyasi bakımdan, “ulus-kurma”; toplumsal-kültürel açıdan “çağdaşlaşma”; ekonomik açıdan ise, “planlı kalkınma” olarak tanımlanan bu süreç, toplumların, dünya kapitalizmi içindeki yerlerini, ulusal bütünleşmeleriyle birlikte almalarını öngörüyordu. Kapitalizme alternatif olarak kurulan, “sosyalist” ülkeler, kendi kurumları ile dünyada siyasal ve ekonomik açıdan karşı bir “blok” oluşturuyor; uluslararası dengeler, “iki kutuplu” dünya ilişkileri içinde kuruluyordu1 .

Sovyetler Birliğinin (SSCB) dünya işçi sınıfını cezbeden bir güç olarak mevcudiyeti ve İkinci Paylaşım savaşından galibiyetle çıkması sonucunda, kapitalizmi tehdit eden sistemin mevcudiyeti nedeniyle, aynı zamanda kapitalizmin kendi krizlerini aşmak üzere bir bakıma sermayenin de ihtiyacı olarak Fordist birikim stratejisi ile hem o zamana kadar yeterince oluşmamış sermaye birikimi sağlanacak, hem de Keynesyen sosyal devletin nimetlerinden en fazla yararlanacak olan yine burjuvazi olacak, büyük harcamalar gerektiren sanayiye gereken altyapı yatırımları halkın vergileri ile devletlere yaptırılacak, sonra da özelleştirme adı altında el koyulacak. Bu ekonomik model 1970 lerdeki kriz ile aynı zamana rastlayan SSCB nin güçsüzleşme ve çözülme sürecine kadar geçerliliğini korumuştur.

Üretim sürecinde yoğunlaşma ve sermaye birikim sürecinde kitlesel üretim ve kitlesel tüketim denklemi üzerine kurulu Fordist birikim stratejisinin 1970’li yıllarda başlayan krizi ve bunun sonrasında yaşanan kriz süreci, bir yandan uluslararası işbölümünü derinden etkilerken diğer yandan da hegemonik stratejilerin çözülüşünü de beraberinde getirmekteydi. Özellikle Fordizmdeki verimlilik artışlarına dayalı yüksek reel ücret politikaları yoluyla kitlesel tüketimi artırmak, Keynesyen makro ekonomik politikalar aracılığıyla pazara müdahale ve kitlesel üretim ve sermaye yoğunlaşmasına bağlı altyapı ve hammadde, yarı-mamul üretimi ve toplumsal denetim ve bütünleşmeyi kurumsal düzeyde oluşturan kapsamlı bir refah devleti oluşturma süreci batı kapitalizmlerinde çatırdamaya başlıyordu. Özellikle uluslararası pazarların doygunluk noktasına ulaşması ve emek verimliliğindeki artışın teknolojik düzeyin verili sınırına dayanarak durağanlaşması karşısında ulusal düzeyde merkezileşmiş ve temsil sürecinde makro düzeyde bir konum elde etmiş sendikal hareket sayesinde reel ücret düzeylerinin yükselmeye devam etmesi sermayenin, krizin nedeni olarak gördüğü Fordist kurumlara yönelik karşı saldırısının temelini oluşturmaktaydı. “Katı emek piyasası” söylemi ve bunun doğrultusunda yoğun sermaye birikim rejimi yerine yaygın bir rejime geçilmesi ve esnek birikim stratejilerinin krizin çözümü için alternatifsiz olduğu vurgusu dünya genelinde yeni birikim stratejisinin hegemonyasını kurmaya dönük yaklaşımların habercisi niteliğindeydi2 .

Bu yeni hegemonyanın kurulabilmesi için ise kuruluşundan itibaren işlevlerini aralıksız sürdürmekte olan Bretton Woods kurumları (İMF, DB ve GATT raundları) (ve Türkiye özelinde Avrupa Birliği-AB) devreye sokuldular. Kararlar GATT raundlarında alınıyor, baskı araçları olarak İMF ve DB aracılığıyla merkezden çevreye dayatılıyordu. Bretton Woods’dan günümüze dek dünya ticaretini düzenleyen en önemli oluşumlardan birisi olan GATT ve onun sonucunda oluşturulan Dünya Ticaret Örgütünün ve bazı çevrelerce halen gerçek işlevi tam anlaşılamamış AB nin daha yakından tanınması gerekmekte.

GATT ve DTÖ-Dünya Ticaret Örgütü3 :

GATT, 1947 yılında başlayan uzun ve ilginç yolculuğu boyunca uluslar arasındaki ticareti düzenleyen yegane çok-taraflı anlaşma olma özelliğini korudu. İmzalandığı dönemde anlaşmanın temel amacı, o tarihlerde oldukça yaygın bir sistem olan korumacılığın azaltılması ve uluslararasındaki ticaretin genişleyerek artmasıydı. Korumacılığı en genel anlamıyla ele alacak olursak; Devletlerin ithalatta yüksek gümrük vergisi uygulamalarına başvurması, bir ülkeye ithal edilebilecek ürünlerin miktarlarının sınırlandırılması yani kota uygulaması, yerli işletmeleri geliştirmek amacıyla Devletler tarafından yapılan parasal desteklemeler ve belli malların ithalatına ya da belli ülkelerden yapılacak ithalata yasak getirmek şeklinde özetlenebilir.

GATT’da, ticari liberalizasyon hedefine ulaşmak için temel yöntemlerden önemli bir tanesi çok taraflı ticaret müzakerelerinin devamlılığını ve birbirleriyle ilişkilendirilmesini kolaylaştıran bir dizi raundun düzenlenmesi olmuştur. Bu raundlar aşağıdaki tabloda verilmektedir.

GATT Raundları4
Tarih Raund Ülke sayısı Önemli sonuçlar
1947 Orijinal görüşmeler Cenevre’de 23 Gümrük ayrıcalıkları (45.000 ayrıcalık; o tarihte dünya ticaret hacminin 1/5’ine tekabül ediyordu
1949 Annecy Raundu 13 Gümrük ayrıcalıkları (5.000 ilave ayrıcalık)
1951 Torquay Raundu 38 Gümrük ayrıcalıkları (8.700 ilave ayrıcalık)
1955-1956 Cenevre Raundu 26 Gümrük ayrıcalıkları (toplamı 2.5 milyar $)
1960-1962 Dillon Raundu 26 Gümrük ayrıcalıkları (toplamı 4.9 milyar $)
1964-1967 Kennedy Raundu 62 Gümrük ayrıcalıkları (toplamı 40 milyar $)
1973-1979 Tokyo Raundu 102 Gümrük ayrıcalıkları (toplamı 300 milyar $’dan fazla), anti-dumping hükümleri, Hükümet Satın almaları anlaşması, Devlet desteklemelerinin kaldırılması
1986-1994 Uruguay Raundu 123 Gümrük ayrıcalıkları, DTÖ’nün oluşumu, GATT içersinde imzalanan tarım, tekstil ve giyim anlaşmalarına yeni ekler, GATS, TRIPS v.b. yeni anlaşmalar

GATT raundlarından Tokyo raundu, dünya ölçeğinde serbest piyasa ekonomisine geçişin, yani bugünkü dünya ekonomik sisteminin karar altına alındığı raund. Bizde Turgut Özal’ın “mimarı” olduğu söylenen, 24 Ocak kararları olarak bilinen ve ancak 12 Eylül askeri darbesi yoluyla yürürlüğe konulabilen kararlar, tüm dünyada Tokyo Raundu sonunda uygulamaya konulmuştur. Tokyo Raundunun bazı önemli sonuçları ise GATT’ın sadece Gümrük Tarifeleriyle ilgili bir anlaşma olarak kullanılmayacağı, bunun ötesinde tarım ve hizmet sektörü de dahil olmak üzere tüm alanların ticaretleşmesi, ve piyasalaştırılmasının bir aracı haline getirileceği gibi kararlar.

Özelleştirmeler, esnek çalışma koşulları vb. gibi asıl hedefi kapitalizmin krizini aşmak olan Postfordist (anında üretim olarak tercüme edebileceğimiz “just-in-time”) üretim tarzı ile stokların eritilmesi, talep oranında arzın üretilmesi (ki biz bunu esnek çalışma yaşamı olarak anlayabiliriz), ve hizmet sektöründeki artı değere el koymak gibi yirmi yılı aşkın süredir kesintisiz devam eden bir süreç Tokyo Raundunda ortaya çıktı. 1979’da biten Tokyo Raundunun arkasından 1986’da Uruguay Raundu başlatıldı. Raundun sonunda Marakeş Anlaşması imzalandı ve Marakeş Anlaşmasıyla birlikte 4 temel olay yaşandı.

  1. GATT anlaşmasının bütün yetki anlaşmalarıyla birlikte DTÖ- Dünya Ticaret Örgütü’ne devredilmesi
  2. 11 ayrı sektörde belirlenen hizmetlerin-(mimarlık, mühendislik, ulaşım, elektrik, haberleşme, elektronik, su, belediye hizmetleri, eğitim, sağlık, turizm, finans, muhasebe vs. ) kamu hizmetlerini de kapsayacak biçimde piyasa ekonomisine açılması. Bu GATS-Hizmet Ticareti Genel Anlaşması ile sağlandı.
  3. Kısa adı AoA olan Tarımda Liberalizasyon Anlaşması
  4. TRIPS- Patent ve Telif Hakları Anlaşması

DTÖ, 1995 öncesindeki ve bir örgüt olarak resmi bir hukuku olmayan, hükümlerin ülke yasalarına adapte edilmediği ve yasal açıdan sadece hukuken bir anlam ifade eden GATT’tan tamamen farklı olarak, ete kemiğe bürünmüş bir sermaye örgütü olarak yapılandırıldı. Bu güçlü yapının bir sonucu olarak ta DTÖ, örneğin devletlerin üzerinde mutabık kalınan kuralları uygulayıp; uygulamadığını izleme ve yaptırımlar getirme konularında 1995 öncesi GATT’a oranla çok daha güçlü ve nüfuzlu bir örgüt haline getirildi.

DTÖ nün Millenium Raund adı verilmesi planlanan 1999 yılı Kasım ayında ABD/Seattle’daki Bakanlar konferansı başarısızlıkla sonuçlanınca bu kez 2001 yılı Kasım’ında Katar/DOHA’da DTÖ 4.Bakanlar Konferansı toplandı ve halen devam etmekte olan Kalkınma Raundu resmiyete kavuşturulmuş oldu. 5.Bakanlar Konferansı ile yeni bir raundu başlatma girişimi 10-14 Eylül 2003 tarihleri arasında Meksika/CANCUN’da bu kez de başını Hindistan’ın çektiği Grup 21’lerin (G21 olarak adlandırılan ülkeler) muhalefetine takıldı. G21 ler Doha kapanış deklarasyonunun ilgili bölümündeki “konsensus” sözcüğüne gönderme yaparak, böylesi bir fikir birliğinin henüz oluşmadığını, öncelikle gelişmişlerin özellikle tarım alanında kendi şirketlerine tanıdığı imtiyaz, yaptığı destekleme ve gümrük vergileri üzerinden sağladığı korumalardan vazgeçerek pazarlarını üçüncü dünyaya ve gelişmekte olan ülkelere açmak zorunda olduklarını savunuyorlardı. İşte Ülke delegasyonları, DTÖ 5.Bakanlar konferansına böylesi bulanık bir ortamda geldiler. Bu durum, toplantılara ilk günden itibaren yansıdı ve delegeler arasında gerginliklere, özellikle de delegelerin birbirlerine karşı kullandıkları alışılmışın dışında, oldukça sert üsluba dönüştü. Sonuç olarak DTÖ’nün Cancun Konferansı, bloklararası restleşmeler sonucunda hiçbir karar alınamadan ve beklenti içerisinde olanlar açısından da tam bir fiyasko oldu. Ancak dünya kamuoyundan alınan bilgiler DTÖ deki anlaşmazlıkların sürmesine rağmen GATS görüşmelerinin sermaye açısından son derece olumlu geçtiği yolunda5 . Bunun Türkiye’deki iz düşümleri ise, bir dizi uyum yasasının tüm hızı ile meclisten geçmekte olmasıyla da kendini gösteriyor.

Cancun’da yapılacak WTO 5. Bakanlar Konferansında, üyeler arasında sağlanacak konsensus doğrultusunda müzakerelerine başlanak konular : Yatırımlar, Rekabet, Ticaretin Kolaylaştırılması ve Hükümet Satın Almaları (ihale yasası) başlıklarından oluşan 4 ayrı, çok taraflı anlaşmadan oluşuyordu ve bunların toplamı ise hemen hemen 1998 yılında OECD’de imzalanamayan MAI-Çok Taraflı Yatırım Anlaşmasına (Multilateral Agreement on Investment) eşitti.

Hizmet Ticareti Genel Anlaşması -GATS- (General Agreement on Trade in Services) 6 :
GATS Anlaşması, Uruguay Raundu bitiminde imzalanan ve hizmet sektöründeki ilk çok taraflı anlaşma olma özelliğine sahip olan bir Anlaşma. GATS’ın 1994 yılındaki ilk metninde Hizmetler 4 geniş grupta ele alınıp; tanımlanıyor :

  1. Hizmet sunumunun sınır ötesinde gerçekleşmesi: Bu birinci grupta hizmet çeşidinin bir ülke tarafından diğer ülkede satışa sunulması söz konusu; telekomünikasyon ve uluslararası telefon görüşmeleri bu kapsamda değerlendiriliyor.
  2. Hizmetin yurt dışında tüketilmesi: Bu ikinci gruba örnek olarak da Turizm gösteriliyor.
  3. Ticari varlık gerektiren hizmetler : Bir şirketin başka bir ülkede hizmet üretimi ve satışı yapmak amacıyla şube veya acenta açması olarak açıklanan bu üçüncü gruba örnek olarak Bankacılık, eğitim ve sağlık-bakım hizmetleri gösteriliyor.
  4. Gerçek kişilerin serbest dolaşımını gerektiren hizmetler olarak tanımlanan bu sonuncu grupta, ülkelerinden başka ülkelere hizmetlerini satmak üzere seyahat eden işgücü ele alınıyor. Danışmanlar ve benzer şekilde hizmet sunumu yapanlar bu grupta yer alıyor.

GATT’da olduğu gibi , GATS da 3 ana gruptan oluşuyor.

  1. Temel hükümler,
  2. Belli sektörlerle ilgili ek hükümler ve
  3. Üye ülkelerin her birinin hangi hizmet alanlarını hangi tarihlerde yabancı hizmet sağlayacak şirketlerin emrine amade hale getireceğine ilişkin taahhütlerin yer aldığı geniş ve detaylı tablolar.

Yine tıpkı GATT’da olduğu gibi, GATS’da da hazırlanan bu geniş tablolar üzerinden hizmet sektöründe kuralsızlaştırma müzakerelerinin ucu açık bir şekilde devam ettirilmesi amaçlanıyor. Nitekim, 1994 yılında anlaşmanın hazırlandığı süreçte ülkelerin taahhüt takvimleri dikkate alınarak, yeni liberalizasyon görüşmelerinin 2000 yılında başlatılması kararlaştırılıyor ve öngörülen tarihte bu görüşmelere başlanıyor . 2000 yılı görüşmeleri ortalama ayda iki kez olmak üzere halen devam ediyor.

GATS’ın belli hizmet sektörlerine özel ve anlaşmaya ek olarak yapılan düzenlemelerine, Dünya Ticaret Örgütünün kuruluşundan beri yeni yeni pek çok anlaşma eklendi. Mesela Şubat 1997’de 69 Hükümet bir araya gelerek telekomünikasyon hizmetlerinde geniş çaplı liberalizasyona gitme konusunda; aynı yıl Aralık ayında bu kez 70 Hükümet bir araya gelerek bankacılık, sigortacılık, menkul kıymetler ve finansal enformasyon ve bilgi hizmetlerinin %95’inden fazlasını kapsayacak bir finans hizmetleri liberalizasyonu anlaşmasında mutabakat sağladılar ve anlaşma imzaladılar.

GATS Anlaşmasında, ilk başta çok kurnazca bir yöntem izlendi. Esnek anlaşma denilerek anlaşmanın dizayn biçimini ve ülkeleri serbest bıraktılar. Hiçbir ülke hangi sektörlerini piyasa ekonomisine açacağı konusunda zorlanmadı. Ve piyasaya açmayı taahhüt ettikleri sektörlerde muafiyetler almalarına izin verildi. Bu muafiyetler derogasyon listeleri olarak biliniyor. Açılan sektörlerde “mühendislik ve mimarlık hizmetlerini piyasa ekonomisine açılabilir ama, yabancı mimar ve mühendislerin ülkede çalışmasına izin vermeyebilirsiniz” bu derogasyondur-muafiyettir- “deme hakkınız var. Fakat anlaşmanın detayındaki built-in prensibi nedeniyle ileriye dönük liberalizasyona mecbursunuz.. Bu anlaşmada Dünya Ticaret Örgütü’ne üye tüm devletler için geçerli temel hükümler var. Bunlardan bir tanesi stand still prensibi –verdiğiniz hiçbir taahhütten geri dönüş hakkınız yok. Bir diğeri ise built-in prensibi. Mutlaka her bir raundda ileriye dönük liberalizasyon yapacaksınız. Geriye dönüş hakkınız zaten stand still ile engelleniyor, ama yerinizde durmanız da yasak. Nitekim genel hükümlerden bir tanesi de derogasyonların ilkesel olarak 10 yılla sınırlı kalması. Dolayısıyla 1994’de alınan muafiyetler –açılan bir sektörde elde edilen muafiyetler-ancak 2004’e kadar geçerli. 2004 yılı, aynı zamanda, şu anda devam eden müzakerelerin de son tarihi –anlaşmaya dönüşeceği tarih olarak belirlenmişti. Ancak DTÖ içerisindeki son anlaşmazlıklar nedeniyle tarih şimdilik 2005 olarak telafuz edilmekte. Dolayısıyla mühendislik ve mimarlık alanında 1994 yılında alınmış bir muafiyet varsa bunlar 2004’e kadar kaldırılmak zorunda. Bu kural başka sektörler için de geçerli.

GATS’a göre piyasa işleyişi önündeki gereksiz engeller kaldırılmak zorunda. Bu mühendislik-mimarlık sektörleri için de geçerli. Bu “gereksiz engeller”;

  • Odalarca belirlenen proje bedelleri ticaret önünde bir engel,.
  • Müteahhitlerin girdiği proje ihalelerinde mühendis-mimar onayının gerekli olması, ticaret önünde bir engel,
  • Belediyelerde iskan aşamasında, yapının fenni kurallara uygun olarak yapıldığını belirten mühendis-mimar onayının aranması ticareti geciktirip zorlaştırdığı için ticaret önünde bir engel,
  • Oda vizesi sistemi ticaret önünde engel
  • Müteahhitlik hizmeti yapabilmek için gereken müteahhitlik karnesi aynı şekilde bir engel.
  • Odanın üyelerinin hizmetlerini denetleme yetkisi aynı şekilde ticaret önünde engel
  • Koruma Kurulları kaldırılmak zorunda bu yeni GATS müzakerelerine göre
  • Turizm Teşvik veya Toplu Konut Kredileri ticaret önünde engel. Eğer bunlar kaldırılamıyorsa aynı koşularla yabancılara da verilmek zorunda. Çünkü GATS anlaşmasına göre hiçbir devlet yabancı yatırımcılara ayrımcılık uygulayamaz v.b. gibi liste böylece uzayıp gidiyor.

GATS’da, gerçek kişilerin anlaşmaya bağlı olarak dolaşımı konusu detaylı olarak ele alınıyor ve bir bireyin belli bir hizmeti ifa etmek için başka bir üye ülkenin topraklarına geçici olarak nasıl gireceği ve o hizmeti nasıl gerçekleştireceği anlatılıyor. Anlaşmanın Hava Ulaşım Hizmetleriyle ilgili ekler bölümünde hava trafiği haklarının GATS kapsamına girmediği belirtiliyor fakat ardından; uçak tamir ve bakım hizmetleri, hava ulaşım hizmetlerinin pazarlaması ve satışı, bilgisayarlı rezervasyon hizmetleri sisteminin GATS kapsamında olduğu dikkat çekiyor.

Finansal Hizmetlerle ilgili ekler bölümünde; tüm sigortacılık ve bununla bağlantılı hizmetler ile tüm bankacılık ve diğer finansal hizmetlerin GATS kapsamında olduğu belirtiliyor. Bu bölümde üye ülke hükümetlerine belli durumlarda belli “istisnai” haklar bahşediliyor ve hükümetlere, yatırımcıların, mevduat sahiplerinin, siyasi karar alma mekanizmasında bulunan kişilerin ya da kıymetlerin saklanmasından (emanet işlemleri, takas merkezleri v.b.) sorumlu kişilerin ve finans piyasalarında istikrarın korunması amacıyla gerekli önlemleri almaları için belli haklar tanınacağı belirtiliyor. GATS anlaşmasının özellikle finansal hizmetlerle ilgili olan bu bölümünün MAI’deki finans hizmetleri bölümüyle tıpatıp aynı olduğu, ülke ekonomilerinin bundan sonraki süreçlerde GATS anlaşmasına bağlı olarak krizlere çok daha fazla muhatap olacağı ve yoksulluğun giderek artacağı dünya kamuoyunda tartışılmakta.

Bir diğer masum görünen husus ise GATS’ın hiçbir hükmünde devletler özelleştirme yapmaya zorlanmıyor. Tüm sektörlerin piyasa ekonomisine açılması koşuluyla kamu hizmetleri özelleştirilmeyebilinir. Fakat kamunun piyasaya uygun faaliyet göstermesi sağlanmak zorunda. Bunu eğitim, sağlık gibi sektörlerde düşünecek olduğunuzda, kamu üniversiteleri, özel üniversitelerle eşit oranda ücretli hale getirilmek zorunda.

Yeni GATS Anlaşmasında iki temel yaklaşım benimsenmiş durumda: Sınıflandırma (Classification) ve Salkımlandırma (Clustering Approach) 7 . Sınıflandırma 1994-GATS Anlaşmasında da uygulanmış ve bilinen bir yöntem. Sektörlerin bağlantılı alt sektörlerinin de anlaşma maddesi altında sıralanması yöntemine bu ad veriliyor. Salkımlandırma biraz daha farklı ve belirlenen ve bağlantılı olan her bir alt sektör bir kez de kendi içinde salkımlandırılıyor. Nihai tabloya baktığınızda en alt salkımlarda ana sektörden eser bile görememeniz olası. Henüz hangi sektörün sınıflandırma hangisinin ise salkımlandırmaya tabi tutulacağı tam olarak netleşmiş durumda değil. Ancak Turizm, Lojistik hizmetler ve finans sektörlerinde salkımlandırma yaklaşımının belirlendiği kesinlik kazanmış gibi.

Salkımlandırma ile kastedilen ise sektöre ilişkin tüm diğer sektörlerin liberalizasyonu. Örneğin Turizm sektörünü liberalizasyona açmanız demek, turistin ülkenizde kullanacağı tüm sektörleri turizme açmak zorunda olmanız demek. Bunlar; tarım, elektrik, su, her türlü ulaşım sektörleri, eğitim, sağlık v.b. diye tüm sektörlere indirgeniyor.

Lojistik hizmetlerde ise, yani kargo taşıma şirketleri ve posta hizmetlerinde, taşımaya (kargo hizmetine) konu bütün mal üretimlerinde de salkımlandırma anlayışı uygulanarak alanın inanılmaz ölçüde genişlediği görülüyor.

Salkımlandırmanın yaşanmış bir örneği Kenya’dan: Kenya 1994 yılında finans ve bankacılık hizmetlerini serbest piyasa ekonomisine açıldığını, GATS altında taahhüt ediyor. Ama buna karşın örneğin sağlık sektörünü açmadığını belirtiyor. Kısa bir süre geçtikten sonra, DTÖ den gelen tazyik ile sağlık alanında çok köklü değişikler yaşanmaya başlıyor. Gerekçe ise; “sigortacılık sektörü finans-bankacılık sektörünün bir uzantısı.. Piyasa ekonomisine açık olan sigortacılık, yaşam, sağlık gibi alanları da kapsar ve dolaylı olarak sağlık da piyasaya açılmak zorunda.Dolayısıyla bütün kamu sağlık merkezleri piyasalaştırılmak zorunda”. Ve Kenya’ya çevredeki ülkelerin zenginleri, Avrupalı, Amerikalı, Kanadalı sağlık uzmanları çalışmak üzere gelmeye başlıyor.

Türkiye’nin GATS taahhüt listesi8

Bu arada Türkiye’nin toplam taahhütleri %46,6. Yani hizmet alanlarının %46,6’sını daha 1994 yılında piyasaya açmış. Ama aynı yıl (1994 yılında) DTÖ’ne üye, gelişmekte olan ülkelerin ortalaması %18. Yani ortalama bizim gibi ülkeler hizmet alanlarının %18’ini açmışken Türkiye daha 1994’te %46.6’sını açmış.Türkiye’nin hizmet sektörlerindeki taahhütleri; Mesleki hizmetler, haberleşme hizmetleri, müteahhitlik ve ilgili mühendislik mimarlık hizmetleri, eğitim, çevre, mali hizmetler, sağlık ile ilgili sosyal hizmetler, turizm ve seyahat ile ilgili hizmetler, ulaştırma hizmetleri ve bütün bu hizmetlerin alt başlıkları.

AVRUPA BİRLİĞİ (AB) 9 :

Avrupa’da ekonomik bir birlik oluşturulmasının ilk adımları 1950 yılında, Fransa tarafından hazırlanan ve II. Dünya Savaşının birbirine düşman iki ülkesi Fransa ve Almanya arasında ekonomik bir köprü kurabilmek amacıyla bağımsız bir otoritenin denetimi altında kömür ve çelikte ortaklaşa yönetilen bir piyasa kurulması önerisi Almanya, İtalya, Hollanda, Belçika ve Luxemburg tarafından sıcak bir kabul gördü. “9 Mayıs 1950 Bildirgesi” olarak tarihe geçen bildirgede özellikle Fransa ve Almanya arasındaki ezeli düşmanlığı ekonomik bir ortaklığa dönüştürerek ortadan kaldırmanın hedeflendiği belirtilmekte ve şöyle denilmektedir : “ Böylece, ortak bir ekonomik sistemin oluşturulması için elzem olan çıkar birlikteliği, basit ve süratli bir şekilde gerçekleştirilmiş olacaktır.Daha sonra 1954 yılında Bilderberg komisyonunda Avrupa’da ekonomik bir birlik oluşturulması kararı alınarak, “ Avrupa Ekonomik Topluluğu-AET 1957 yılında imzalanan Roma anlaşması ile hayata geçirildi.

AB nin Kurumsal yapısı

Kuruluşunun ilk yıllarında AET-Avrupa Ekonomik Topluluğu ismini alan AB, ilerleyen yıllarda tam bir “Birlik” olma yolunda çeşitli adımlar atmıştır. Genel işleyiş yapısı özetlenecek olursa AB’nin yetkili ve etkili organları :

  • Avrupa Komisyonu (Birliğin Hükümeti) Antlaşmaların koruyucusu konumundadır.
  • Avrupa Parlamentosu (Birliğin Meclisi) Demokratik yollarla seçilir
  • Avrupa Konseyidir. Üye Devletleri temsil eden Bakanlardan oluşmaktadır.
  • Avrupa Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi
  • Topluluk Hukukuna uyulmasını sağlayan Adalet Divanı ve
  • Birliğin Mali Yönetimini izleyen Sayıştay şeklinde özetlenebilir.

Ayrıca ekonomik, sosyal ve bölgesel çıkar gruplarını temsil eden çeşitli danışma kurulları vardır. Birliğin dengeli gelişimine katkıda bulunan projelerin finansmanını kolaylaştırmak amacıyla kurulmuş olan bir de Avrupa Yatırım Bankası bulunmaktadır.

Yukarıdaki organlarda en yetkini olan Avrupa Komisyonu birlik üyelerinde uygulanacak tüm kararların yürütme organı konumunda olup, bir yandan da halen “aday” statüsünde olan ülkelerin birliğe entegrasyonu için gerekli koşulların yerine getirilmesini izlemekten sorumludur. Avrupa İşverenleriyle sıkı bir işbirliği içersinde çalışan Komisyon, kararlarını da bu lobinin tercih ve talepleri doğrultusunda almak durumundadır. Komisyonun bir diğer işlevi Avrupa Sendikal Hareketinin rotasını belirlemek, bunu da Avrupa Sendikalarının finansman sıkıntısını belli oranda karşılayarak gerçekleştirmektir.

Maastricht Kriterleri

Birlik üyesi ülkelerin makro-ekonomik kararlarının tek bir organ tarafından alınıp uygulanması ve bu şekilde parasal birliğe giden yolun yapı taşlarının hazırlanması amacıyla 1992 yılında imzalanan Maastricht Anlaşması, Birlik üyesi ülkelerin emekçilerinin kazanımlarının kademeli olarak geriletilmesi ve sosyal güvenlik sistemleri üzerindeki sıkıntıların daha da artmasına yol açmıştır. “İstikrar Paktı” adı da verilen bu anlaşmaya göre EMU-Avrupa Para Birliği (European Monetary Union) ne üye olmak isteyen ülkeler Borçlar/Milli Gelir, Bütçe açıkları/Milli Gelir, enflasyon ve devalüasyon oranlarını istenen düzeylere getirmekle yükümlü olacaklardı. İşte bu anlaşmayla birlikte ülkeler önce egemenlik haklarını ardından da halklarının ekonomik ve sosyal yaşamının bütün alanlarını Avrupa Merkez Bankasına teslim ettiler.

Belirlenen kriterler gereğince, ülkelerin en geç 2003 yılına kadar bütçe açıklarını milli gelirlerinin %3‘ ü düzeyine çekmeleri gerekiyordu. 1992 yılında bu karar alınırken ülkelerin bütçe açıkları milli gelirlerinin %3’ünden çok daha fazlaydı. Örneğin İtalya’da bu oran %10’du ve ardı ardına gelen Hükümetler 8 yıllık sürede bu koşula uyum sağlayabilmek adına İtalyan emekçilerinin sosyal harcamalarını önemli ölçüde kısıtladılar. Bu sürede İtalya özelinde, sosyal kısıtlamalardan elde edilen tasarruf ise 203.5 milyar Euro düzeyinde gerçekleşti. Bu gelişme İtalya sosyal devlet ve sosyal güvenlik sistemini ve özellikle de emeklilik sistemlerini derinden etkiledi. Sosyal güvenlik sisteminde 1992, 1995 ve 1997 yıllarında yapılan 3 ayrı reform sonrasında İtalya Hükümeti sadece kamu emekçileri emeklilik sisteminden bile 74.4 milyar Euro kazandı. Bu reformlar sırasında; emekliliğe hak kazanma yaşı erkeklerde 65, kadınlarda 60 yaşa yükseltildi –ki önceki duruma göre bu yaş artışları çok radikaldi-. Yaştan bağımsız olarak çalışılan yıla göre emekli olmak için bilfiil çalışılması gereken yıl sayısı 37’ye çıkarıldı ve 2006 yılında da 40’a çıkarılması kararlaştırıldı. Önceki yıllarda kamu emekçilerinin emeklilik koşulları özel sektörde çalışanlara oranla daha iyi olduğu halde, bu reformlarla ve –ayarlama- adı altında özel sektör çalışanlarınınki ile eşitlendi fakat toplamda bakıldığında tüm çalışanların emeklilik hakları geriletildiği için bu iki grup çalışan arasında sadece kayıpların göreceli olarak daha az veya daha fazla olduğundan söz edilebilir bir durum yaratıldı.

Tüm bu değişim süreci yaşanırken, küresel emperyalizmin önemli bir ayağını oluşturan Avrupa emperyalizmi gelişti, karşısında ise başta Bankacılık, Ulaşım, Enerji, İletişim ve Çelik sektörleri olmak üzere onlarca sektörün emekçileri hızla değişen, bambaşka bir yaşam biçimine adeta zorla entegre edildi. Bu süreç sadece dar gelirli , düz işçileri derinden etkilemekle kalmadı ve örneğin yine İtalya’da orta hatta üst gelir grubuna mensup çalışan ailelerin sosyal yaşamı bile önemli ölçüde farklılaştırıldı.

Dünya Çalışma Raporu (World Employment Report) 1996,1997,1998 verilerine göre özellikle 1992 yılında imzalanan AB-Maastricht Anlaşmasından itibaren Avrupa’nın en büyük dört ekonomisindeki (Almanya, Fransa, İngiltere ve İtalya) işsizlik, anlaşma öncesi dönemlere oranla belirgin olarak yükselmiş, sadece İngiltere’de ise diğer ülkelerdekinden farklı bir gelişme göstererek 1991’deki %8.8 düzeyinden önce %10.1’e yükselmiş fakat hemen ardından düşme trendine girerek 1998 itibarıyla %6.3’e kadar gerilemiştir. İngiltere’deki bu farklı gelişme ise, ülkenin Avrupa Para Birliği’ne üye olmayı kabul etmeyişi ve dolayısıyla diğer ülkelerin uymak zorunda kaldıkları kriterlerin tamamından sorumlu olmaması ve diğer ekonomik dinamikler ile açıklanabilir.

Yine aynı kaynağa göre diğer üç önemli Avrupa ekonomisine gelince; birliğin oluşum sürecinin başlarında Almanya’da %3’lerde olan işsizlik oranı 1998 yılında üç katına ulaşarak %9’lara tırmanmış; Fransa işsizliği %1’lerden %11’lere fırlamış; İtalya’daki işsizlik ise %3’lerden %12’lere yükselmiştir. Bu sonuçta payı olan reformların başında KİT’lerin ve kamu hizmet alanlarının AB anlaşmalarının doğal bir sonucu olarak özelleştirilmesi ile özellikle 1989’da Doğu Bloğunun dağılması sonrasında Batı Avrupa sermayesinin ucuz iş gücü nedeniyle doğuya akması gelmektedir.

İşçi sınıfı açısından bir önemli gösterge de sendikalaşma oranındaki değişimdir. Dünya Çalışma Raporunun 1985-1995 yılları arasındaki verilerine göre ise sendikalaşma oranları İtalya’da % (-7.4) ile Portekiz’de % (-50.2) ye kadar değişen oranlarda azalmıştır. Bu oranlar İngiltere için % (-27.7), Fransa’da % (-37.2), Almanya’da % (-17.6) ve Yunanistan’da % (-33.8) gibi rakamlarda azalmıştır.

Bu aslında dünya sermayesinde ABD den sonra bir diğer süper güç olan AB sermayesinin bir birliktelik projesi olan Avrupa Birliğinin yeni-liberal yeniden yapılanmadaki başat rolünün rakamsal dışavurumlarıdır. GATT-Tokyo raundu ile Fordist üretim biçimi ve Keynesyen Refah devletine açılan savaşın önderlerinden olan Avrupa Sermayesi, Başbakan Teacher ile simgelenen yeniden yapılanma süreci ile, “refah devleti”nden en fazla yarar sağlamış olan Avrupa İşçi Sınıfının kazanılmış haklarını olabildiğince süratle geri almaktadır. Sözde “demokratik” Avrupa’nın yeni Anayasa taslağı bile seçilmişler tarafından değil çoğu atanmış ve AB Konseyi tarafından, Aralık 2001’de Leaken Zirvesinde oluşturulan 105 kişilik bir komisyondan ibaret olan Avrupa Konvensiyonu10 tarafından hazırlandı.

ULUSLARARASI TAHKİM:

Dünya halklarının başında “Demokles’in Kılıcı” olan ve asıl amacı DTÖ kuralları çerçevesinde “ticaretin önündeki engelleri kaldırmak” olan hakemlik (tahkim) müessesinde uyuşmazlıklar genel olarak 3 kişilik bir komisyon tarafından çözümlenir. Bu komisyon, biri davacı, biri davalı ve 3.sü ise davacı ve davalının mutabık kaldığı bir hakem ya da mutabık kalınamaması durumun da Hakemlik müessesesinin re’sen atayacağı bir hakemden oluşur. Hakem heyeti üyelerinin hukukçu olması gerekmez ve Hakem seçimi Dünya Bankasının Yatırım ve Ticaret uzmanları listesinden yapılır. Hakemlik müessesesinde uyuşmazlık çözümü için tek ve temel ölçü taraflar arasında yapılmış olan sözleşme ya da anlaşma koşullarıdır. Hakemler uyuşmazlık çözümünde, tarafların sözleşme ya da anlaşma koşullarına uyup uymadıklarını inceler ve kararını verir. Hakem heyetinin karar alma sürecinde şirketlerin taraf olduğu anlaşmalar esas olduğundan, ulusal hukuk ya da evrensel hukuk normları ile insan, emek ve çevre hakları bu anlaşmalarda yer almadığı için hakem komisyonlarının yegane bakış açısı ya da kriteri de şirket haklarının ve karlılığının korunması olmaktadır.

NEO-LİBERALİZM UYGULAMALARIN DÜNYADAKİ YANSIMALARI:

1980‘lerin başlarından bu yana, Kuzey Amerika ve Batı Avrupa‘daki önde gelen kapitalist devletler yeni liberal politikaları ve kurumsal değişimleri sürdürüyorlar. Latin Amerika, Afrika, Asya ve Doğu Avrupa‘daki çevre ve yarı-çevre ülkeler de, önde gelen kapitalist devletlerin (öncelikle Birleşik Devletler ve Türkiye özelinde AB) ve uluslararası para kurumlarının (IMF ve Dünya Bankası) baskısı altında, ekonomilerini yeniden liberal iktisadın istemleriyle uyumlu biçimde yeniden yapılandırmak üzere "yapısal uyumlar", "şok tedaviler" ya da "ekonomik reformlar" uygulamaktalar.
Yeni liberal bir rejim tipik olarak enflasyonu düşürmek ve (çoğunlukla kamu harcamalarını azaltmak ve faiz oranlarını yükseltilmek yoluyla elde edilen) mali dengeyi korumak üzere uygulanan parasalcı politikaları, (emek piyasası düzenlemelerinin iptali ve sosyal refahın kesilmesi anlamına gelen) "esnek" emek piyasalarını, ticari ve mali serbestleştirmelerle özelleştirmeleri içerir. Bu politikalar küresel yönetici elitler (öncelikle de önde gelen kapitalist devletlerin mali sermayesi) tarafından dünyanın emekçi halklarına yöneltilmiş olan bir saldırıdır. Yeni liberal kapitalizm koşulları altında, onlarca yıllık toplumsal ilerleme ve kalkınma çabaları geriletilmiş, küresel gelirdeki ve zenginlikteki adaletsizlik önceden görülmemiş düzeylere ulaşmıştır. Dünyanın büyük bir çoğunluğunda, çalışan sınıflar yoksullaşmaya maruz kalırken, ülkeler bütünüyle sefalete sürüklenmişlerdir11 .
ILO- 2003 Küresel İstihdam Trendleri Raporuna 12 göre ;

Ekonomik durgunluğu tetikleyen, enformasyon ve iletişim teknolojisi balonunun 2001 baharında patlamasından kısa süre sonra, işsizlik artmaya başladı. New York ve Washington‘da yaşanan 11 eylül saldırısının sonuçları ise yeni krizleri ve ekonomik gerilemenin daha da genişlemesini getirdi. Gelişmiş uluslardaki daha yavaş büyüme, gelişmekte olan ülkelerin ihracata dayalı sektörlerinde istihdamın azaltılması anlamına geldi. Daha çok kadınların istihdam edildiği tekstil sektörü gibi, emek yoğun ve ihracata dayalı sektörler en büyük darbeyi aldı.

Buna ek olarak, yatırımcıların piyasaya güvenlerinin zayıflaması bazı ülkeleri, pek çok insanın işsiz kalması ile sonuçlanan finansal krizlerle karşı karşıya getirdi. Örneğin Arjantin‘de, komşu ülkelerde yaşanan krizlerin etkisiyle, 2002 yılında işsizlik oranı %20‘lere fırladı. Silahlı çatışmalar ve şiddet, Kolombiya ve Nepal gibi birbirinden uzak ülkelerde, işsizlik ve yoksulluğun artmasına katkıda bulundu. Ortadoğu‘da, İsrail-Filistin çatışması, hem işsizlik oranlarının artması, hem de Israil‘deki ekonomik durgunluğun sürmesine neden oldu.

Verimlilikteki azalma pahasına 2001 yılında istihdam artırmaya devam eden İtalya ve Yeni Zelanda dışında, tüm endüstrileşmiş ülkelerde istihdam artış oranı, 2000 ve 2002 yılları arasında azaldı. Bütün olarak bakıldığında, endüstrileşmiş ülkelerde işsizlik 2000 yılındaki %6.1 oranından 2002 yılında %6.9 oranına doğru bir yükseliş gösterdi. Avrupa Birliğinde, 2000 ile 2001 arasında %7.8‘den %7.1‘e gerileyen işsizlik oranı, 2002‘de tekrar artışa geçerek %7.6 oldu. Kuzey Amerika ülkelerinde de, işsizlik oranları 2001 ve 2002‘de hızla yükselerek, ABD‘de %4.8‘den %5.6‘ya, Kanada‘da %7.2‘den %7.6‘ya ulaştı.

Latin Amerika ve Karayipler’de, 2001 küresel ekonomik durgunluğu pek çok ülkede işsizlik oranlarının jet hızıyla artmasını beraberinde getirdi. Ekonomik büyüme oranlarının düşmesi, hemen hemen tüm Latin Amerika ve Karayip ülkelerinde, işgücü piyasasına pek az yeni giriş olmasına rağmen %10 civarındaki işsizlik oranlarına neden oldu. Bölgede, genç nüfusun işsizlik oranı, genç insanlar için neredeyse tüm yeni işlerin enformal ekonomide ortaya çıkışıyla birlikte, 1997‘deki %12 oranından, 2001‘de %16‘lara çıktı.

Asya, endüstrileşmiş ülkelere yapılan tüm ihracatın durmasına neden olan Enformasyon ve İletişim Teknolojileri balonunun patlamasından en fazla zarar gören bölge. Çocuk emeği ve yasadışı insan taşımacılığı, Asya bölgesinin bütününde başlıca sorun olmayı sürdürmekte. Güneydoğu Asya 2001 durgunluğu ile tam da 1997-98 mali krizinin etkilerinden kurutulmaya başladığı bir süreçte karşı karşıya kaldı. 2000 yılında %6 civarında gerçekleşen işsizlik oranları, 2001‘de yükseldi ve %6.8‘e ulaştı, 2002‘de ise az bir düşüş kaydederek %6.5 oldu. Güneydoğu Asya ülkelerine tek tek bakıldığında oldukça farklılıklar görülmekte. Büyük ölçüde ticarete dayalı ekonomiler olan Endonezya, Malezya, Filipinler, Singapur ve Tayland küresel ekonomik eğilimlere açılmış olduklarından dolayı zarar gördüler. Tam tersine, Kamboçya, Laos ve Vietnam, endüstriyel ekonomilerdeki pazarlara erişimleri düzelmiş olduğundan ya da tarım sektöründeki düzelmiş performansları nedeniyle, yüksek gelişme oranlarını sürdürdüler.

Doğu Asya ise, iki yıllık dönemde görünür biçimde azalan gelişme oranları ve 2000 yılında %3.2 olan işsizlik oranının, 2001‘de %3.6‘ya, 2002‘de ise %4‘e yükselmesiyle istihdam anlamında kötüye gitti. Çin‘in şehirleşmiş bölgelerinde 2001 yılı işsizlik oranı resmi rakamlara göre %3.6 iken, tarım sektöründeki yüksek eksik istihdam oranlarının ve emek istifçiliği olarak tanımlanan kamu işletmelerinin gereğinden fazla işçi çalıştırarak istihdamı arttırma rollerine son verilmesinin sonucunda, bugün işsizlik oranının en az %7.5 olduğu tahmin edilmekte.

Güney Asya ekonomileri, 2001-2002 boyunca süren küresel ekonomik zorluklar karşısında ayakta kalınabileceğini kanıtladılar. Fakat, güvenlik sorunları, kötü hava koşulları, ihracattaki düşüş ve turizm gelirlerindeki azalma, istihdamı kötü yönde etkiledi. Yoksulluk ve çalışan yoksulların sayısında artış kaydedildi. Bölgenin işsizlik oranı, 1995‘de %2.9 iken, 2002‘de %3.4‘e yükseldi. Örneğin Pakistan‘da işsizlik oranı son yıllarda %8 arttı. 2001 ve 2002‘deki istihdam durumu, işsizlik oranlarındaki ciddi artıştan ziyade, aynı zamanda düşük gelirli ve kötü çalışma koşulları olan enformal ekonomide çalışanların sayısının da arttığına işaret etmekte.

Sahra Afrikası, kişi başına terimler ile bakıldığında genellikle dünya ortalamasının %1‘inin altında kalmasına rağmen, sabit bir ekonomik büyüme oranını sürdürmeyi başardı. Açık işsizlik oranı, 2000‘de %13.7‘den 2002‘de %14.+‘e yükseldi. Çocuk emeği ve çatışmalar nedeniyle yaşanan iş kayıplarına ek olarak, bölgede önem kazanan diğer bir konu beyin göçüdür.. Sağlık sorunları, özellikle de HIV/AIDS, bölgenin insan gücü üzerinde şiddetli etkiye sahip. Örneğin, Tanzanya‘da son zamanlarda gerçekleştirilen bir çalışma, HIV/AIDS salgının oldukça etkili olduğunu ve 20-35 yaş arasındaki yetişkinler hasta olduklarından ya da öldüklerinden 10-19 yaş arası çocuk ve gençlerin yegane emek gücünü oluşturduklarını göstermekte.

Ortadoğu ve Kuzey Afrika son iki yıldır, 2000 yılında %6 iken 2001‘de %1.5‘a azalan GSYH oranları ile, bütün ekonomik veriler anlamında ciddi bir düşüş yaşadı. Kamu sektöründeki küçülmenin sonucu olarak yaşanan işten çıkartmalar bazı ülkelerde iki haneli rakamlara ulaşan işsizlik oranlarına neden oldu. Genç nüfus işsizliği, Suriye, Cezayir, Bahreyn ve Fas‘ın da dahil olduğu bazı ülkelerde kaygı verici boyutlara ulaştı. Dahası, körfez ülkeleri göçmen işçi çalıştırma politikalarına artan ölçüde uyum sağladılar. Bunun yarattığı hareketlilik, göç alan ülkeler kadar, göç veren ülkelerde de istihdam üzerinde önemli etkilere sahip.

Geçiş ekonomilerinde işsizlik oranı, 2000 yılındaki %13.5 oranından, 2001‘de %12.6‘ya düşüşünün ardından, tekrar yükselmeye başladı. Bu ülkelerin 2000 ve 2001‘de sağladıkları ekonomik düzelme ve yüksek büyüme oranlarına rağmen, büyük ölçüde emek istifçiliğine son verilmesi ve girişimcilerin emek yoğun teknolojileri terketmek yoluyla daha rekabetçi hale gelme arayışları nedeniyle, 2002‘de işsizlik oranı yeniden %13.5 seviyesine döndü. Aynı zamanda, hükümetler kamu sektöründeki istihdamı azaltma yoluna gittiler. AB‘ye girme beklentisi ile yapısal değişimlere hız verilmesi, aday ülkelerde işsizlik oranlarının artışına neden oldu.

Irak Savaşı: Bölgesel Hegemonya Mücadelesi

Günümüzün ekonomi düzeninin köşe taşları olan ABD ve aynı zamanda Avrupa ve Japonya öncelikle emperyalist serbest piyasanın kuralları için oluşturulmuş güçlerde hemfikirdiler: 2. Paylaşım savaşı sonunda oluşturulan Bretton Woods da ABD; 1950 lerde ABD ile birlikte Avrupa güçleri (Fransız-Alman ekseni düzeyinde) ve 1970 lerden sonra Japonya; 1990 ların sonunda ABD, euro ile bütünleşmiş Avrupa ve daha zayıflamış Japonya. Aslında anlam eski ve yeni güçler için zıtlık gösterir. Eskiler şu anda içinde bulundukları çerçeve ve ilişkilerin korunmasından yana iken yeniler ise değiştirmek istedikleri koşul ve ilişkileri geçici olarak kabulleniyorlar. Bu en azından şu ana kadar ABD için “Washington Konsensüsü” mevcut statüsünün korunması anlamına geliyor. Çin, Rusya ve Hindistan ise bu durumu şu anda kabullenmekle birlikte gelecekte onu değiştirmek için güç topluyorlar. Politik arenada Avrupa için de durum aynı. Onun da amacı Washington ile eşit koşullara gelebilmek. Atlantik çerçevesindeki ilişkiler kabulleniliyor ancak kendi içerisindeki güç dengelerini değiştirmek umuduyla. Bu arenada ve çekişme esnasında günümüzde örtüşen veya ayrılan güçlerin ileriye dönük çatışan ilgi alanları ve stratejik çizgileri var.

Belirli önemli oluşumlar – ABD, Hindistan, Çin, Rusya veya Japonya, AB konvansiyonu ve birliğin doğuya genişleme süreci, NATO nun stratejik yeniden tanımlanması, hem AB’de hem de Atlantik Birliğinde Türkiye’nin durumu.- güç dengeleri dinamiğinin birbirleriyle bağlı olduğu ve karşılıklı birbirini etkilediğidir.

Bu süreci belirleyen ekonomik ve politik gelişmeler:

  1. SSCB nin çöküşüyle iki kutuplu düzenin yıkılması.
  2. Avrupa’nın parasal ve kurumsal aygıtlarını yapılandırması
  3. Hindistan ve Çin’ in endüstriyel güçlerini birleştirmeleri ve bunu politik dönüşüme zorlamaları.
  4. Japonya’nın güçsüzleşmesi
  5. ABD ekonomisindeki göreceli daralma ve dış ticaret açıkları
  6. Yüksek teknolojinin balon krizlerinin çözümlenememiş faktörleri, uzun süreçte sürdürülemez Amerikan istikrarsızlığı, Japonya’daki uzun durgunluk, Asya’da yeni güçlerin takviyeli birleşmesiyle yüz yüze kalınması ışığında dünya çevrimlerindeki hareket. Pekin’in Dünya Ticaret Örgütüne girmesi ve Rusya’nın da yakında girecek olması sonucunda çevrimin genel açık pazar karakterinin süreceği gerçeği
  7. Ve son olarak eşitsiz gelişme dinamiği, büyük bölgesel ekonomik alanlar ve onların dünya pazarındaki ilişkileri arasında yeni bir dengenin habercisidir.

Körfezdeki savaşa bu dinamik durum göz önüne alınarak bakılmalı. Konunun bir teması Irak büyük dünya şirketleri için “açık enerji kapısı” ve bunun dünya enerji piyasasına etkilerini inşa etmek ve bölüştürmek. Ancak ABD nin Irak savaşı yalnızca Basra ve Kerkük’teki petrol kartellerinin güncel problemi değil aynı zamanda gelecek 10 veya 20 yılda Asya’daki yükseliş problemidir. Körfez çok önemli bir bölgedir çünkü Asya’nın gelişmesinde enerji damarını oluşturur. O dünya düzeninde Washington’a garantör rolü verecek, onun stratejik üstünlüğünü sürdürmesini zorlayacak bir strateji hareketidir.

Çin hala ekonomik gelişmesini tamamlamak için stratejik ve askeri güçlerini sarf etmeden bir 20 yıla ihtiyaç duymaktadır. Rusya da 1989-1991 arasındaki iç sancılarını gidermek için aynı süreye ihtiyaç duymaktadır. Avrupa politik ve kurumsal yapılanmasını tamamlamak için, Hindistan ise, Pekin’ in aksine belirli akımlarda ABD ile yakın ilişki içerisinde olmayı amaçlayan stratejik tercihler için tartışıyor. Diğer tarafta, Çin, Hindistan ve Rusya büyük güç statüsüne yükselirse –veya dönerse- ve Avrupa kendisini ekonomik güç haline getirecek politik araçlara kavuşursa diye ABD zaman faktörünün kendisi için bir dezavantaj olduğunu düşünüyor. Burada söz konusu edilen zaman emperyalist güç odakları arasındaki yılları, on yılları alacak mücadeleyi ifade ediyor. ABD, politik ve ekonomik gidişatın gelecekte kendisi için yolunda gitmeyeceğini anladı için göreceli düşüşünden önce davranarak aktif rol oynamayı seçti. Bunların ötesinde dünyadaki güçler arasındaki dengeyi değiştirmekte olan Avrupa ve Çin’e kendi koşulları kabul ettirmek ve dünyadaki başat rolünü sürdürmek de diğer bir kazanç.

Amerikan müdahalesindeki dönüştürme harekatının merkezinde bu zamanın önüne geçme kavramı var. Çelişki kesinlikle ABD nin dünya güç dengelerini etkilemek için planladığı ve yürürlüğe koyduğu bir “Politik savaş” dır. “Bush Doktrini”ndeki terörizme ve atomik, kimyasal ve biyolojik silahların artışına karşı “koruyucu savaş” ABD nin diğer güçlerin kendisiyle yarışmasına ve eşitlenmesine izin vermeyeceği gerçeğini örtmektedir. ABD “potansiyel rakiplerinin kendi gücünü geçen veya ona eşit olma amacıyla silahlanma politikası izlemesinden caydıracak” kadar güçlü olmaya devam edecek.

Bu uzun soluklu stratejik karşı karşıya geliş farklı görünümdeki oluşumları birbirine bağlamaktadır. Aslında ABD Asya’nın en önemli petrol damarını kontrolü altına alarak kendini bölgede Çin ve diğer güçlenme yolundaki ülkelere enerji alanında garantör olarak empoze ediyor.

Son olarak Irak’da çok kutuplu dinamiklerin güç ilişkileri pahasına on binlerce yoksul, sivil ve çocuğun hayatına mal olan savaş, önümüzdeki süreçte -kapitalizmin doğası gereği- başka coğrafyalardaki başka kanlı senaryoların da habercisi. Ta ki tüm emekçilerin birliği kurulana dek.

TÜRKİYE

Bu coğrafyada yaklaşık 100 yıl önce Osmanlı İmparatorluğu ile başlayan kapitalizm tercihi, 1923 Kemalist hareket ile kapitalist dönüşümlerin siyasi ve üst yapısal gereklerinin tamamlanmasına rağmen, o dönemde burjuvazinin çok güçsüz olması nedeniyle ve 1929 Dünya Ekonomik krizinin de etkisiyle dünya kapitalist sistemine tam entegre olamamıştır. O dönemin yönetici kadrolarının projesi olan “sınıfsız bir toplum yaratacak ekonomi yönetiminin devlet tarafından düzenlenmesi” diye tanımlanacak akımın etkisiyle, 1929 dan sonraki on yılı içeren ileri devletçi dönemde (devlet kapitalizmi) bütün çelişkili tanım ve ekonomi politikası yaklaşımlarına karşın, yine de başarılı sayılabilecek bir sanayi programının hazırlandığı görülmektedir. Bu dönem aynı zamanda “milli ekonomi” dönemi olarak da nitelendirilen ithalata kapalı bir dönem olarak anılır. Ancak ulusal burjuvazi doğup, liberal ekonomi fikirlerinin de yeşerdiği dönem de bu devletçi döneme denk düşmektedir13 .

1945-1950 döneminde Türkiye, uluslararası kapitalist sistem ile bütünleşme doğrultusunda ciddi girişimler yapmış, Bretton Woods sistemine girişinin yanısıra, dönemin egemen ülkesi ABD ile yakın işbirliği kurmuştur. 1950 den sonra Türkiye ekonomisi üzerinde dış etkiler alabildiğince artmış, Türkiye Thruman Doktrini ve Marshal planı çerçevesine alınmış, ekonomi dünya sermayesi tarafından yönlendirilmeye başlamıştır. Türkiye sanayii bu dönemde önemli değişimlere uğrayarak özelleşme, sermaye yoğunlaşması ve dışa bağımlılaşma olarak özetlenebilecek bir sürece girmiştir. Ancak 1950 lerin sonlarında sistem açısından kapitalizmin yönetiminde ve dünya kapitalizmine uyum sağlamasında yetersiz olunması sonucunda, Bretton Woods sistemi içinde ekonomiye yön verme anlamına gelen, 1958 IMF Stabilizasyon Programı ile uyarılan hükümet 1960 darbesi ile görevden uzaklaştırılmıştır14 :

1945’ten sonra dünyadaki yerinin kapitalist sistem içinde olacağına karar vermiş olan Türkiye için, Rejime ara veren Milli Birlik yönetimi, aslında, Türkiye’nin dünyadaki konumunu pekiştiren bir yol izlemiştir15 :

  • 1961 Anayasası ile, liberal-demokratik bir siyasal düzenin kurulması amaçlanmış;
  • “Planlı ekonomi”ye geçişle, dünya kapitalizmi koşullarına ve Bretton Woods sisteminin kurallarına uyum sağlanmış;
  • Ulusararası siyasi ilişkilerde, Türkiye’nin Batı ülkeleri cephesindeki yeri vurgulanmıştır.

1970’lerde, otuz yıllık kesintisiz bir refah düzeni yaşayan dünya kapitalizmi, uzun sürecek bir bunalıma girmiş, gelişmiş ülkelerde ortaya çıkan bunalım, gelişmekte olan ülkelere de yansımış ve bu durum Türkiye’yi de etkisine almıştır. Bunun en önemli göstergesi, ödemeler dengesindeki krizler ve dışa bağımlılığın artmasıyla, bunların ekonomiye yansıması olan kıtlıklardı. Uluslararası ekonomik ilişkilerdeki dengelerin değişmesi sonucu, “70 cente muhtaç kalan” ülkede, özellikle petrol ve ürünlerindeki kıtlıklar, tüm ekonomik yaşamı felce uğratıyordu.

Dünya ekonomisinin 1970 lerdeki krizi dünya kapitalizminde gerek ideolojik olarak gerekse kurumsal olarak köklü değişiklikler içeren yeni yönelimlere yol açmıştır. Sovyetler Birliğinin eski gücünü yitirmesi ile aynı döneme rastlayan bu süreçte Keynesyen kalkınma modeli yerini Neo-liberal politikalara bırakacak, buna göre devlet ekonomiden elini çekecek ve serbest piyasa kuralları her sektörde, özellikle de devlet sektörünün elinde bulunan hizmet sektöründe egemen kılınacaktı. Bir diğer köklü değişim ise, teknolojik gelişmelerin de yardımıyla ulusların sınırlarını aşmak isteyen sermayenin, ticaretin önündeki tüm engellerin kaldırılmasını talep etmesi, kendisinin de “ulus ötesi” bir karaktere bürünmesiydi.

Türkiye’de 24 Ocak (1980) kararları olarak bildiğimiz, aslında dünyadaki en egemen sermayenin Tokyo’da GATT raundunda aldığı kararların uygulama koyulması için 12 Eylül askeri darbesinin koşulları hazırlanarak bu kararlar bizzat Turgut Özal’ın kendisi tarafından uygulamaya koyuldu. Ancak elbetteki dünyayı bir sihirli değnek ile bir günde değiştiremezsiniz. Bu kararlar bir sürece yayılacak, önce kamuoyu ikna edilecekti. Bunun için egemen medya da yeniden yapılandırılarak ve kullanılarak KİT lerin verimsizliği, halkın omzunda yük olduğu ve yolsuzluklar gibi bir propaganda süreciyle insanlar ikna edildiler. Böylece yeni kavramlar da hayatımıza girmeye başladı: Yeni Dünya Düzeni, Küreselleşme, serbest piyasa v.b. 12 Eylül yorgunu bir “sol” un cılız muhalefeti de bu sürecin karşısında aciz kaldığından günümüze kadar gelen süreç toplumdaki tüm yıkımlarına karşın durdurulamadan olanca hızıyla devam ediyor.

Türkiye’deki gelişmelere kronolojik olarak göz atarsak gördüğümüz tablo dünyadakine oldukça benzemekte. Devlet ve bürokrasi önce “Anayasa bir kez delinmekle bir şey olmaz” diyerek yasal olmayan uygulamalarla yasaları, anayasayı deliyor, yani toplumu alıştırıyor veya egemen medyanın desteği ile dezenformasyon yoluyla halk ikna ediliyor, sonra da yeni düzenin yasaları teker teker hukuk sistemimizde yerini alıyor.

KİT’ ler daha verimli çalıştığı söylenen özel sektöre arsaları pahasına bile olmayan değerlerle satılırken aslında yapılan sektörün tamamen piyasaya terk edilmesi demek oluyor. Süt, et ve önümüzdeki süreçte tekel, çay, v.b. gibi.

Dünyadaki gelişmekte olan ülkelerde (örneğin Arjantin’de) yapıldığı gibi önce bir “Enflasyon” umacısı yaratıp daha sonra onu düşürmek için reçeteler üreten burjuvazi neo-liberal uygulamaları yürürlüğe koymak için aslında yine aynı kaynaklara ve yönteme başvuruyor: çalışanlara düşük ücret, tarım süspansiyonlarının kaldırılması, özelleştirme v.b.

Aslında bu uygulamaların her biri iki ihtiyacı gidermek için yürürlüğe koyulmakta; Kapitalizmin krizini aşmak için 1) Hizmet sektöründe üretilmekte olan (ulusal bazlarda değişmekle birlikte) GSYİH nın %60-70 lerine varan (ABD de % 80, AB de % 70) artı değere el koymak ve 2) Stokların eritilmesi ve çalışma hayatının “talep oranında arz üretebileceği esnek çalışma yaşamı” şeklinde yeniden organize edilmesi. Bunu yaparken aynı zamanda işçi sınıfını örgütsüz, dayanışmasız, yani güçsüz kılacak tüm tedbirler de alınıyor. Çalışma yaşamına dayanışmanın yerine performans, kalite çemberleri v.b. gibi sınıfı parçalayan, ayrıştıran, bireyselleştiren yeni kavramlar sokuyor.

Devlet burjuvaziden vergi almak yerine borç alarak “halkın katkılarıyla ayakta duran güçsüz ve borçlu devlet” imajı çizerek, hemen her konuda (eğitim, sağlık v.b.) önce masum katkı payları ile halk “müşteri” olmaya alıştırılıyor, sonra “müşteri” sözcüğü yasalarda, yasa gerekçelerinde yerini alıyor.

Çalışma yaşamında da aynı yöntem uygulanıyor. İşyerlerinde temizlik, yemekhane, personel taşımacılığı v.b. iş kolları gibi insanların çok da itiraz etmeyecekleri iş kollarında taşaronlaştırmaya gidilerek, aslında örgütsüz, esnek çalışma koşulları çalışma yaşamında yerini alırken, diğer yandan verimlilik, performans v.b. süslü sözcüklerle bezenerek çalışma yaşamında “esneklik” yerini alıyor. Daha sonra ise örneğin yeni İş Yasası, belki bu yazı basılmadan TBMM den geçecek olan Kamu Yönetimi Yasası gibi yasalarla esnek çalışma da yasalarımızda yerini alıyor. Yani çalışma yaşamına burjuvazinin ihtiyaçları gereği yeni şekli veriliyor. Bu süreç şöyle özetlenebilir:

Özellikle 1990’lı yılların ikinci yarısından itibaren işgücü piyasalarının esnekleştirilmesi ve varolan pazarın yaygın birikim sürecine dönük olarak yeniden yapılandırılması, devletin kurumsal dönüşümü ve pazar-devlet ilişkisinin somut biçimi olan iktisadi müdahale biçimlerinin yeniden tasarlanması süreci özellikle 1998 sonunda somut politikalarla hayata geçirilmeye başlanıyor. Bir yandan emeğin toplumsal yeniden üretiminde Türkiye açısından önemli bir unsur olan sosyal koruma ve özelde sosyal güvenlik sisteminde ciddi bir piyasalaştırma ve kamusal hizmetin metalaştırılması süreci başlatılıyor ve özel sigorta şirketleri devreye sokuluyor. Bu düzenleme bir anlamda birikim süreci ile düzenleme biçimi arasında ilişkileri yeniden yapılandırma stratejisinin ilk adımını da ifade etmekte. Nitekim, 21 Ocak 2000 tarihinde Çalışma Bakanlığı sosyal taraflara yeni bir yasa tasarısı demeti göndererek görüşlerini istemişti. Bu yasal düzenlemeler İş Kanunu, Sendikalar Kanunu, Toplu Sözleşme, Grev ve Lokavt Yasası, Türkiye İş Kurumu Yasası, Özel İstihdam Kurumları Yasası ve Sosyal Sigortalar Kanunu’dur. Çalışma yaşamının yeniden düzenlenmesinin parçalarını oluşturan bu yasa paketi Türkiye açısından sermayenin yeniden yapılanma çağrılarına bir yanıt anlamını taşımaktaydı. Aynı şekilde, altyapı çalışmalarına 2000 yılının Ocak ayında başlanan Norm Kadro uygulaması ve bunun son aşaması olarak tanımlanabilecek Kamu Personel Rejimi Yasası ve Yerel Yönetimler Yasası da sürecin diğer kurumsal dönüşümlerini içermektedir16 .

Bu arada bir dizi Yerel Yönetimler Yasa Tasarıları, Kamu İhale Yasaları v.b. gibi yasalarla ete kemiğe bürünen, merkezi planlama gerektiren ulusal yapının parçalanması sonucunu doğuracak olan, merkezi planlamanın kentsel planlamalara indirgenmesi yine ticaretin liberalizasyonuna yönelik bir dizi önlemler de bu köklü değişimlerin arasında. Yani Ereğli Demir Çelik fabrikası üretimi için gereken kömürü Karabük’den almak zorunda kalmayacak, daha düşük bedellerle dünyanın başka bir coğrafyasından kömür ithal edecek. Bu da bir bakıma ücretlere yansıyacağı için dünyada iş gücünün giderek ucuzlamasına, çalışma hayatının da giderek daha esnekleşmesine v.b. gibi uzayıp gidecek yine en büyük bedelleri işçi sınıfının ödeyeceği sonuçlar doğuracak.

Bu arada en egemen sermaye, ticaret uğruna gerek dünyaya, gerekse insanlığa verebileceği zararların farkında. Bunların pek kabul edilebilecek şeyler olmadığının da farkında. Bunun için kendi garanti anlaşmalarını (MİGA-(Multi National Inverstement Garantie Agence-Çok Taraflı Yatırımları Garantileme Ajansı) 17 , hukuk sistemini (Uluslararası Tahkim) ve mahkemelerini de ulusal sistemlere dayatıyor. Dayatıyor çünkü bu yasalarla neler yaşayacağını önceden öngöremeyecek olan halklar, yasalar çıkmadan önce pek fazla direniş göstermiyorlar. Ancak sermayenin ticaret uğruna verdiği zararların sonuçları alınmaya başladıktan sonra isyanlar, ayaklanmalar başlıyor. Bunun en çarpıcı örneğini son 3 yıldır Bolivya’da yaşanan su davası: Kısaca özetlenecek olursa Bolivya’da su sisteminin özelleştirilmesi ile kent halkına yansıyan yüksel faturalardan sonra ayaklanan halk bir ulus ötesi şirket olan Bechtel’i ülkeden kovuyor. Bechtel ülkeyi terk etmek zorunda kalıyor ancak Hollanda’daki yeni kurulmuş şubesi nedeniyle Bolivya-Hollanda ikili yatırım anlaşması çerçevesinde DB/ISCID e başvurarak 25 Milyon $ tazminat istiyor ve 2003/şubat ayında davayı kazanıyor18 .

Kuzey Amerika Serbest Ticaret Antlaşması-NAFTA’nın kurulması ile gündeme gelen ve her geçen gün halkların başında bir Demokles’in Kılıcı haline gelen tahkim mekanizması yalnızca gelişmekte olan coğrafyalarda değil, hatta bundan da önce Kanada ve ABD de insanların, daha genel tanımıyla doğanın canını yakmaya devam ediyor ve edecek. Şirketler ise bu tahribatı yapmaktan ancak yüklü bedeller karşılığında vazgeçecekler. Bu çerçevede tüm dünyada yüzlerce tahkim davası açılmış durumda ve yavaş yavaş sonuçları alınıyor.

Türkiye bu hususta da gerekli yasal düzenlemelerini yaptı. Temmuz 1999’da yapılan köklü anayasa değişikliği sonucunda İmtiyaz Şartlaşma ve Sözleşmelerinde Danıştay‘ın ön inceleme yetkisi kaldırılarak kamu hizmeti alanlarında çok uluslu şirketlerin de faaliyet gösterebileceği ve bu faaliyetler sırasında her hangi bir uyuşmazlık (Devlet veya toplum ile Şirket arasında) çıktığında uyuşmazlığın çözümü için ulusal hukuk sistemi yerine Uluslararası Tahkim kurullarına gidileceği karara bağlandı. 2000 ve 2001 yılında bunu takip eden bir dizi yasal değişiklik ile Uluslar arası tahkim ulusal hukuk sistemimizde yerini almış oldu.

Neo-liberal Uygulamaların sonuçları:

1) İşsizlik19 :

Sivil nüfusun yaklaşık yüzde 63’ü kentlerde yaşamakta ve 2003’te 42.3 milyona ulaşmış bulunmaktadır. Bu nüfusun 30 milyonunu da 15 yaşın üstündekiler oluşturmaktadır. Ancak işgücü olarak piyasaya çıkan oran ise bu nüfusun yüzde 44’üdür. Kentlerde işgücü arzı 2003’te 13 milyon 365 kişi iken, istihdam edilenler ise sadece 11.5 milyondur. Buna karşılık 1.8 milyon kişi açık işsiz konumundadır. İstihdam edilen 11.5 milyon kişinin 650 milyonunu eksik istihdam, yani yarı işsizler oluşturmaktadır.

Bu durumda kentlerdeki atıl işgücü 2,5 milyonu bulmaktadır. Kriz öncesi 2000’den 2003’e kentlerdeki açık işsiz sayısı 1 milyondan 1 milyon 809 bine çıkarak yüzde 81 artmıştır. Açık işsizlere eksik istihdam edilenler, yani yarı işsizler de eklendiğinde 2000’de 1 milyon 789 bin olan atıl işgücünün %14.2 olduğu, kriz yılı 2001’de ise bu oranın %17.4’e, krizi izleyen 2002-2003 büyüme yıllarında ise, 2002’de önce %19.3’e çıktığı, 2003’te ise ancak yüzde 18.3’e düştüğü görülmektedir.. Bu düşüş, özellikle krizle birlikte iş pazarına çıkan kadınların, iş bulamayıp eve çekilmelerinden kaynaklanmaktadır.

2) Ucuz İşçilik20 :

Türkiye 2003 yilinda dis ticaret hacmini 2002’ye göre % 30 lar düzeyinde arttirmistir. Bu da yaklasik olarak 45 milyar dolar ediyor. Ihracati 45 milyar dolara tasiyan nedenlerin basinda iç talebin daraltilmasi gelmektedir. 2001 yilindan beri enflasyonu kontrol edebilmek için iç talep sikilmis, enflasyon iç talep bastirilarak düsürülmüstür. Iç talebin bastirilmasi, bir yandan kamuda mali siki yönetimle, bir yandan da reel gelirler gerileterek yapilmis ve iç talebin daraltilmasi ihracati zorunlu kilmistir. Ihracat için de sadece içeriden disariya itilmek yetmedigi için bazi rekabet gücü saglayacak unsurlar da gerekmektedir. Bunun basinda da maliyetleri düsürmeye yarayan “ucuzlastirilmis isçilik” gelmektedir. Bu nedenle son üç yildir düzenli olarak reel ücretler gerilemis; üretimde gözlenen verimlilik artislarinin reel ücretlere yansimamasi, özel firmalarin birim maliyetlerinin düsüsünü hizlandirmis ve birim maliyetlerdeki bu gelismeler, özel firmalarin dis pazarlarda fiyat rekabeti yapmalarini olanakli kilmistir.

Bununla da yetinilmeyip kriz süresince isten çikarilanlarin yerine yeni çalisan alinmamis, ama azaltilmis isgücü ile hedeflenen üretim düzeyine ulasilmistir. Bu yeni is düzenlemesiyle isçi basina katma deger artirilmis ve adina da “verimlilik artisi” denilmistir. Ama bu durum ücretlilere yaramamis, isçi basina reel kazanç endeksi 2001 ortalarinda 91.8 iken 2003 sonunda 82’ye gerilemistir. Bu sayede, içeride sikisan sanayi sermayesi ihracata can havliyle sarilmis ve bu sayede fiyat da kirarak ihracati 45 milyar dolara kadar çikarmistir.

Ayrica reel faizlerin de düsmesi ya da en azindan artik yükselmemesi nedeniyle ihracata hiç olmazsa ayak bagi olusturmamasi ve döviz kurunun son iki yildir ayni nominal düzeyinde olmasi, hammaddeyi ithal eden ihracatçiya destek olan, ona rekabet gücü kazandiran faktörler olmustur. Dis ticaretteki artisin bir kaynagi da dis ticaretin dolarla ölçülmesine karsin ticaretin yarisindan fazlasinin Euro ile yapilmasindan ötürü euro’daki artislardir. Bu durumda Euro yükselince hem dis ticaret hacmi ve hem de ihracat hacmi artmis gözükmektedir.

Sonuç olarak ulasilmis görünen ihracat patlamasinin altinda esas olarak reel gelirlere yapilan asiri baski, iç talebe göz açtirmama, ücretleri düsük tutma, sürekli büyüyen yedek issiz ordusunu kullanma yatmaktadir.

3) Yoksulluk21 :

2003 yilinda Türk-Is tarafindan yapilan bir arastirmaya göre ülke nüfusunun yüzde 20’sini olusturan ve en yoksul kesim olan yaklasik 13 milyon kisi toplam gelirin yüzde 4.9’nu alabilirken, en zengin kesim olan nüfusun yüzde 20’sinin ise toplam gelirin yarisindan fazlasini aldigi, bu yapisiyla Türkiye’nin dünyadaki gelir dagilimi bozuk ülkelerin basinda geldigi belirtilmekte. Arastirmada, kisi basina gelir düzeyinin düsük oldugu Türkiye’de gelir dagiliminin da adaletsiz olmasinin yoksulluk olgusunu ön plana çikardigina dikkat çekilerek, ülke nüfusunun yüzde 12’sinin yetersiz beslenmeden ötürü açlık, yüzde 43’nün de yoksulluk sorunu ile karşı karşıya bulunduğu belirtilmektedir.
Aynı araştırmada 1991 yılında yüzde 31.9 olan işgücü ödemeleri payının giderek azalma eğilimine girdiği, işgücü payının 1994 yılındaki ekonomik krizi izleyen 1995 yılında yüzde 22.7’ye gerilediği belirtilmektedir. Daha sonraki yıllarda işgücü ödemelerinin milli gelir içindeki payının yükselerek 1999 yılında yüzde 30.7 olduğuna işaret edilen araştırmada, ancak yaşanan ekonomik kriz sonrası işgücünün tekrar gerileyerek 2001 yılında yüzde 28.3’e düştüğü belirtilmektedir.
İşgücü payı azaldıkça kira, faiz ve kar gelirleri toplamından oluşan sermaye gelirleri payının yükseldiği, 2001 yılında sermaye gelirlerinin milli gelirden aldığı payın yüzde 49.4 oranında olduğu bildirilen araştırmada, 2002 yılında istihdam içerisinde işveren payının yüzde 3.8, kendi hesabına çalışanların payının ise yüzde 23.4 olduğu ifade edilmektedir.

4) Sosyal Adaletsizlik22

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK) verilerinden yapılan analize göre; hem mevduatta, hem de kredide %1‘lik (hatta %1‘i bulmayan) bir azınlığın hakimiyetinin belirginlik kazandığı belirlenmiştir. Aynı verilere göre, 112 milyar dolar olan toplam mevduatın % 83 ü olan yaklaşık 93 milyar doları % 2.3 lük azınlığa ait olduğu belirtilmektedir.

Yine BDDK verilerine göre 2003 de 17 milyon kredi işlemi gerçekleşmiş ve 47 milyar dolar kredinin kullanılmış olduğu belirlenmiştir. Burada da kredi işlemlerinin binde 3‘ünü gerçekleştirenlerin kredilerin % 72‘sini oluşturan yaklaşık 34 milyar doları kullandıkları belirtilmektedir.

Takasbank verileri ise, borsanın 2003 portföyünün 18 milyar dolar ve yatırımcı sayısının 1 milyon dolayında olduğunu göstermektedir.Bu portföyün %77‘sine 10 bin yatırımcı sahiptir ve aynı zamanda bu yatırımcıların binde 1‘i ise borsa portföyünün % 64‘ünü de ellerinde tutmaktadırlar. Aynı veriler;ilk 10 yatırımcının portföyün yüzde 21‘ini, ilk 100 yatırımcının da portföyün yüzde 44‘ünü kontrol ettiğini söylemektedir. Bu borsadaki %1‘in hakimiyeti; mevduatta, kredide, 78 milyar dolarlık altın stokunun sahipliğinde ve Türkiye‘nin gayrimenkul sahipliğinde de farklılık göstermemektedir.
Aslında, bunlar milli gelirin paylaşımındaki uçurumun doğal sonucudur. Milli gelirin paylaşımı ile ilgili 1994 verileri ailelerin %1‘inin kullanılan gelirin %17‘sini kullandığını, takip eden %5 de dahil edildiğinde nüfusta ilk %6‘nın milli gelirin yüzde 33‘ünü yani üçte birini kullandığını ortaya koyuyordu. Bu şablonu 2003 yılına uyguladığımızda 212 milyar dolar olarak tahmin edilen kullanılabilir gelirin 70 milyar dolarının nüfusun % 6‘sına gittiğini söylenebilir. Bu durum iyileşmediği için, biriktirilen servetteki uçurum da giderek derinleşmektedir.

4) Rant ve Savaş Bütçesi23 :

Bütçede faiz harcamaları 1990‘dan bu yana % 20‘lerden % 43‘lere yükselirken, eğitim harcamaları %18,8‘den % 10 düzeyine, sağlık harcamaları ise % 4,7‘den, % 3,5 düzeylerine düşmüştür. Yatırım harcamalarındaki düşüş ise daha trajik boyuttadır. 1986 yılında bu kaleme bütçeden ayrılan pay % 21,3 iken, bu oran 2004 yılında % 4,7 olarak Yine personele ayrılan pay 1992 yılında % 41,74 düzeyinde iken bu oranın 2004 yılı için % 18,98 düzeyinde olması öngörülmektedir.

Savunma, kamu düzeni ve güvenlik hizmetleri, konsolide bütçeden aldıkları % 12,4‘lük pay ile bütçede faizden sonra en büyük harcama kalemi olmaya devam ediyor. Mal ve hizmet alım giderlerinin ise yaklaşık yarısı Milli Savunma Bakanlığı için yapılırken, Jandarma, Emniyet, Sahil Güvenlik gibi kurumlarla bu oran % 60‘ı buluyor. Oysa eğitim ve sağlık için yapılan mal ve hizmet alımları % 20‘yi bulmuyor. Bu da bütçenin, 1980 lerden beri süregelen bir politikanın ürünü olan, faiz ve savaş bütçesi olduğunu bir kez daha sayısal olarak gösteriyor..

KÜRESEL UYUM YASALARI24 :

AB YE UYUM YASALARI:

  • AB‘ye Uyum Yasaları-3 (Türk Ceza, Terörle Mücadele, Hukuk Usulu Mahkemeleri, Polis Salahiyetleri, Dil Öğrenimi, Medeni Kanun, Vakıflar, Dernekler Kanunlarının bazı maddelerini değiştiren kanun) - (TBMM-03.08.2002 Kanun NO-4771)
  • AB‘ye Uyum Yasaları-2 (Dernekler, Siyasi Partiler, Basın, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunlarının bazı maddelerini değiştiren kanun) - (TBMM-26.03.2002 Kanun NO-4748)
  • AB‘ye Uyum Yasaları-1 (Türk Ceza, Terörle Mücadele, Ceza Mahkemeleri, DGM Kuruluş, Basın Kanunlarının bazı maddelerini değiştiren kanun) - (TBMM-06.02.2002 Kanun NO-4744)

GATS UYUM YASALARI

  • 4857 sayılı İş Kanun – (TBMM-22.5.2003)
  • Endüstri Bölgeleri Kanunu - (TBMM-9.01.2002)
  • Kamu İhale Kanunu - (TBMM-4.01.2002)
  • Kamu İhale Sözleşmeleri Kanunu - (TBMM-4.01.2002)
  • Hazineye ait Taşınmaz Malların Değerlendirilmesi TBMM-29.06.2001
  • Teknoloji Geliştirme Bölgeleri Kanunu TBMM-26.06.2001
  • Yapı Denetimi Hakkında Kanun TBMM-26.06.2001
  • Kamu Görevlileri Sendikalar Yasası - TBBM 25.06.2001
  • Tütün Tekel Yasası - TBBM 20.06.2001
  • Tuz Kanunun Yürürlükten Kaldırılmasına İlişkin Kanun TBMM-15.06.2001
  • Şeker Kanunu TBMM - 04.04.2001 / Kanun-4634
  • Bireysel Emeklilik Tasarruf ve Yatırım Sistemi Kanunu
    TBMM - 28.03.2001 / R.Gazete 7.04.2001/ Kanun-4632

YASA DEĞİŞİKLİKLERİ

  • KİT‘lerin Ürettikleri Mal ve Hizmet Tarifeleri ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Kanunu - (TBMM-8.01.2002)
  • Hazineye ait Tarım Arazilerinin Satışı Hk. Kunun Değişikliği TBMM-29.06.2001
  • Bankalar Kanunu Değişikliği - 12.05.2001 Kanun-4672
  • Merkez Bankası Kanunu Değişikliği - 25.04.2001 K-4651
  • Sivil Havacılık Kanunu Değişikliği - 19.04.2001 K-4647
  • TBMM İç Tüzük Değişikliliği Yasası - TBMM 7.02.2001

TAHKİM YASALARI

  • Milletlerarası Tahkim Yasası - TBBM 21.06.2001
  • Tahkim Yasası TBMM - 21 Ocak 2000
  • Anayasa Değişikliği TBMM - 13 Ağustos 1999
  • Danıştay Kanunu ve İdari Yargılama Usulü Kanunu Değişiklikleri TBMM - 18 Aralık 1999
  • Bazı Yatırım ve Hizmetlerin Yap-İşlet Devret Modeli Çerçevesinde Yapılmasına İlişkin Yasa Değişikliği
    TBMM - 20 Aralık 1999

YASA TASARILARI:

  • Kamu Yönetimi Temel Kanunu
  • Yerel Yönetimlerle ilgili yasalar (4 adet)
  • Sosyal Güvenlik Bakanlığınca hazırlanan yasa tasarıları (4 adet)
  • Kamu Mali Yönetimi ve Kontrollük Yasası
  • Kamu Personel Rejimi Yasası
  • Yüksek Öğrenim Yasası (YÖK )

1 Necat Erder, Türkiye‘de Sosyal Demokrasinin İdeoloji Sorunsalı http://www.sdd.org.tr/necaterder2.htm
2 Oğuz Topak, Esnekliğin Ötesi: Yeni İş Kanunu Tasarısı, Petrol İş 2000-2003 Yıllığı, http://www.petrol-is.org.tr/
3 Gaye Yılmaz, Kapitalizmin Kaleleri-II, WTO-Dünya Ticaret Örgütü, 2001, http://www.antimai.org/kitap/kkwtoblm1.htm
4 A joint study by The Economic Policy Institute Corporate Watch, The Council of Canadians, Author : Keith Ferguson, http://www.antimai.org
5 Cancun Değerlendirmesi, http://www.antimai.org/can/grupcancunde1.htm
6 Gaye Yılmaz, Kapitalizmin Kaleleri-II, WTO-Dünya Ticaret Örgütü, 2001, http://www.antimai.org/kitap/kkwtoblm1.htm
7 GATS Anlaşmasının Gizlenen Boyutları ve GATS Karşıtı Uluslararası Eylemler, Nisan 2003, TMMOB Makine Mühendisler Odası, SD/2003/319
8 http://www.teasury.gov.tr/ , http://www.antimai.org
9 Gaye Yılmaz, Kapitalizmin Kaleleri-I, IMF, WB ve AB, http://www.antimai.org/kitap/kaptkal.htm
10 ATTAC-AB Konvensiyonu Bilgi Notu, www.antimai.org
11 Minqi Li, Yeni Liberalizmden Sonra: İmparatorluk mu, Sosyal Demokrasi mi, Sosyalizm mi?Şubat 2004, www.sendika.org
12 2003 ILO Raporu, Küresel İstihdam Trendleri, 24/01/2003, www.sendika.org
13 Tevfik Çavdar, Türkiye‘de Liberalizm (1860-1990), İmge Kitabevi, Ocak,1992
14 Necat Erder, Türkiye‘de Sosyal Demokrasinin İdeoloji Sorunsalı http://www.sdd.org.tr/necaterder2.htm
15 Necat Erder, Türkiye‘de Sosyal Demokrasinin İdeoloji Sorunsalı http://www.sdd.org.tr/necaterder2.htm
16 Oğuz Topak, Esnekliğin Ötesi: Yeni İş Kanunu Tasarısı, Petrol İş 2000-2003 Yıllığı, http://www.petrol-is.org.tr/
17 MİGA (Multi National Inverstement Garantie Agence-Çok Taraflı Yatırımları Garantileme Ajansı), küreselleşen sermayenin yatırım yaptığı ülkelerdeki her türlü ticari olmayan risklere karşı korunmak için 1988 yılında Dünya Bankası‘nın alt örgütü olarak kurulan bir tür sigorta şirketidir.
18 Bolivya Raporu, www.antimai.org
19 Mustafa Sönmez, Kentlerde 2.5 Milyon İşsiz, NTV-MSNBS, 11 Şubat 2004, http://www.ntvmsnbc.com/
20 Mustafa Sönmez, Ucuz işçilik yerine vergisel önlemler, NTV-MSNBS, 26 Aralık 2003, http://www.ntvmsnbc.com/
21 Gelirin yarıdan fazlasını zenginler alıyor, 13/temmuz72003, http://www.ntvmsnbc.com/news/224297.asp
22 Mustafa Sönmez, Yüzde 1 in Türkiyesi, 24 Şubat 2004, http://www.bianet.org
23 Yoksulluk ve Faiz Bütçesi 2004‘te de Sırtımızda, KESK, Aralık 2003, http://www.sendika.org
24 www.antimai.org

Okunma Sayısı: 2696
TMMOB
Jeoloji Mühendisleri Odası