TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası
JEOARKEOLOJİ VE ARKEOJEOFİZİK SEMPOZYUMU 23-25 KASIM 2005, YTÜ ODİTORYUMU’NDA YAPILDI

 

JEOARKEOLOJİ VE ARKEOJEOFİZİK SEMPOZYUMU 23-25 KASIM 2005,YTÜ ODİTORYUMU’NDA YAPILDI

23–25 Kasım tarihleri arasında Doğa Bilimleri Araştırma Merkezi, Yıldız Teknik Üniversitesi ev sahipliğinde, TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası ve Jeofizik Mühendisleri Odasının desteği ile Jeoarkeoloji ve Arkeojeofizik Sempozyumu, düzenlemiştir. Yabancı konuşmacıların da katılımı ile kısmen uluslar arası nitelikli olan Sempozyuma değişik kurum, kuruluş ve üniversitelerden çok sayıda arkeolog, jeomorfolog, jeoloji mühendisi ve jeofizik mühendisleri katılmıştır. Jeoarkeoloji ve arkeojeofizik konularında Türkiye’de düzenlenen ilk sempozyum olan ve farklı disiplinlerin bir araya geldiği bu sempozyumda, binlerce yıllık arkeoloji ve yüz milyonlarca yıllık jeolojik geçmişi ile medeniyetlerin ve kıtaların buluştuğu yer olan Türkiye’nin jeoarkeolojik ve arkeojeofizik sorunları ele alınmıştır.

Kadir Has Üniversitesi rektörü Prof. Dr. Yücel Yılmaz’ın onursal başkanlığında düzenlenen sempozyum başkanlığını Yıldız Teknik Üniversitesi Doğa Bilimleri Araştırma Merkezi’nden Prof. Dr. Doğan Perinçek yürütmüştür.

Sempozyum açılışında, Doğa Bilimleri Araştırma Merkezi başkanı Prof. Dr. Şükrü Ersoy, Prof. Dr. Yücel Yılmaz, TMMOB Jeofizik Mühendisleri Odası başkanı Uğur Gönülalan, Yıldız Teknik Üniversitesi rektörü Prof. Dr. Durul Ören ve Oda başkanımız İsmet Cengiz birer konuşma yapmıştır.

Oda Başkanımız Sayın İsmet Cengiz’in sempozyum açılış konuşmasında;

Sayın Başkan, değerli konuklar, sevgili meslektaşlar, öğrenciler, ve basınımızın seçkin temsilcileri YTÜ tarafından düzenlenen ve odamızın da desteklediği jeo-arkeoloji ve arkeo-jeofizik sempozyumuna hoş geldiniz diyorum hepinizi şahsım ve oda yönetim kurulumuz adına sevgi saygı ve dostlukla selamlıyorum.

Değerli konuklar,

TMMOB jeoloji mühendisleri odası çalışmalarını 2 temel eksen üzerinde yürütmektedir. Bunlardan biri mesleğin ve meslektaşın yararlarına çalışma yapmak 2. si ise meslek alanlarımızla ilintili toplumsal sorunlarda ve ülke ve toplum yararına çözümler üretmek ve ülkemizdeki demokrasi mücadelesine katkı vermektir. Bu ana amaçlar doğrultusunda odamız sadece son 4 yılda 100 den fazla kurultay, kongre sempozyum, çalıştay, konferans, panel, 50 fazla kitap için 70 binden fazla baskı yaparak, bilimi toplumsal yaşamda başat kılmanın araçlarını yaratmaya çalışmış, Anadolu’nun hemen her köşesinde meslek alanlarımızla ilintili başta deprem olmak üzere madencilik, çevre, jeo-termal, makro mühendislik projeleri yer altı suları gibi toplumsal boyutu olan konuları halka anlatmak bilimi bilimsel düşünceyi halkla buluşturmaya çalışmıştır.

Evet değerli meslektaşlar,

Bugün yıldız teknik üniversitemiz tarafından bu salonlarda gerçekleştirilen “jeoarkeoloji ve arkeojeofizik sempozyumu ise biraz önce söylemeye çalıştığım odamız etkinlikleri dışında, üniversitelerimiz ile sıcak ilişkilerimizin ise somut bir ifadesi, yani bilimin ve bilimsel düşüncenin önderliğinde bilgi toplumuna ulaşmak ve çağdaş bir ülkeyi kurmak adına ülke aydınlarının bilim insanlarının yürüttüğü çabalara denizde damla misali de olsa küçük bir katkı vermek anlamına geliyor. Bu anlamda, bu etkinliğin düzenlenmesinde ve yürütmesinde emeği geçen tüm meslektaşlarımızı kutlamak istiyorum.

Değerli meslektaşlar,

Modern bilimin doğuşu insanlık tarihinin en önemli olayıdır. Her şeyden önce bilim bir araştırma yöntemi olarak, insan düşüncesine güçlü bir nitelik kazandırmıştır. İlk uygarlıklara yol açan icat ve keşifler nitelikli insan düşüncesinin birikimi sonucudur. Bu birikim insanoğlunun düşünsel evrimini tetiklemiş, doğa olayları karşısında çaresiz insanın sihirsel düşünüşünden, dinsel düşünüşe ve nihayet akla, gözleme, deneye ve sorgulamaya dayalı bilimsel düşünüşe geçişini sağlamıştır.

Sayın konuklar, değerli meslektaşlar,

Uygarlık tarihinin başlangıcı sayılan yerleşik hayatın tarihi, aynı zamanda akıl yoluyla doğayı gözlemleyen, bilimle anlamaya çalışan insanlığın, doğayla ilişkisini düzenlemesinin de tarihidir. Bu ilişki, doğanın gizini algılayıp onu değiştirme eylemi şeklinde olmuş, bu eyleme de akıl bilim ve bilimsel düşünce eşlik etmiştir. Bu düşünce sistematiğinin geliştiği dünya üzerindeki en önemli coğrafyadır Anadolu. İşte bu düşünce sistematiğidir ki Batı Anadolu da Milet okulunun oluşmasına ve gelişmesine neden olmuştur. Bu düşüncedir ki günümüzden 2500 yıl önce güneş tutulmasını yada Sparta da olacak bir depremi önceden bilmiştir. Bu düşüncedir ki modern bilimin temellerini kurmuştur.

Değerli meslektaşlar,

Günümüzden 2500 yıl önce bu topraklarda gelişen bilim ve bilimsel düşüncenin toplumsal yaşamda ki etkinliğine yönelik olumlamamızı ne yazık ki günümüz için söyleyemiyoruz.

Özellikle ülkemizde 1980 sonrası uygulanan sosyo-ekonomik politikalar madencilikten enerjiye ulaştırmadan sanayiye tüm sektörlerde yıkıcı ağır sonuçlar doğurmuştur. Bu sonuçların en tahripkarı ise eğitim sektöründe yaşanmıştır. Örneğin, her şeyin cevabını verdiği varsayılan dinsel düşünüşe karşın, her şeyi, bu arada dogmayı ve bilgiyi de sorgulayan felsefenin zorunlu ders olmaktan çıkartılmış olmasını ancak bu çerçevede değerlendirebiliriz. Aynı şekilde doğa olaylarının temelinde yatan maddi nedenleri araştıran ve 1930’larda liselerde okutulan jeolojinin eğitim programlarından çıkartılmış olması yada güncel Lise Coğrafya ders kitaplarındaki jeolojiyle ilgili bölümlerde yapılan yanlışlıklar 1950’lerden bu yana hurafe ve dogmalara dayalı eğitim sisteminin hissedilir sonuçlarıdır.

Evet sevgili dostlar,

Ülkemizde ,dogmatik düşünce ve hurafe yol almakta .Bugün bilim ve felsefenin anavatanı, Talesin Anaksimenesin, strabononun diyojenin, Homerosun, heredotun Piri Reisin ,Hazerfen Ahmet Çelebinin, ihsan ketinin hasan ali yücelin ve nazımın memleketinde yani ANADOLUDA bir doğa olayı deprem, ne yazık ki “tanrının gazabı”, olarak değerlendirilebilmekte, yada memleket işleri “ulemalara” bırakılabiliyor….

Değerli meslektaşlar,

Bildiğiniz gibi, dünya bilim ve teknoloji alanında çok hızlı bir gelişim ve değişim süreci yaşamaktadır. Üretilen bilginin her 2-3 yılda ikiye katlandığı belirtilmektedir. Bilime ve teknolojiye hakim olan güçler dünyayı da egemenlikleri altına almaktadırlar. Bu nedenle gelişmiş ülkeler bütçelerinden bilim teknoloji ve eğitim alt yapısına ayırdıkları payı gün geçtikçe artırmaktadırlar. Ne yazık ki, ülkemizde bu konuda gerekli çalışmalar yürütülmemektedir. Ülkemizde AR-GE harcamalarının milli gelir içerisindeki payı binde 65 seviyesinde iken AB ortalaması % 1.2’dir. Diğer taraftan ülkemizin önemli kurumlarından TÜBİTAK üzerindeki gelişmeler, ülkeyi yönetenlerin bilime bakışını anlatan ve bilim politikaların geldiği son noktayı ortaya koymaktadır.

Değerli meslektaşlar,

Elbette bilim teknoloji ve eğitim politikalarında yaşanan bu sıkıntılı tablo değişebilir. Bunun için ülkemizi yönetenlerin, geleceğimiz hakkında karar verenlerin, günü kurtaran rantçı popülist sosyo ekonomik politikalardan vazgeçmeleri ve yüzlerini akıl bilim ve bilimsel düşüncenin egemen olduğu planlamayı ret etmeyen anlayışlara dönmeleri gerekmektedir. Bir meslek odası olan jeoloji mühendisleri odası da bu anlayışın toplumsal yaşamda hayat bulması için öncelikle bilimsel bilginin üretilmesi ve üretilen bilginin de halka götürülmesi yani popüleştirmek gerektiğini, yaşanan tüm olumsuzlukların aşılmasının ancak akla ve bilime dayalı bir felsefi temeli ve felsefeyle sorgulanan akılcı ve bilimsel bir yaklaşımın zorunluluk olduğunu vurgulamaktadır. İşte bu yüzdendir ki bugün burada gerçekleştirmeye çalışılan jeoarkeoloji ve arkeojeofizik sempozyomuna katkı vermekte ve bu tür bilimsel platformların çoğaltılması uğraşısını desteklemektedir.

Değerli meslektaşlar,

Fizik kimya biyoloji ve matematik gibi 5 temel bilimden biri olan jeoloji alanındaki güncel gelişmeler ve diğer meslek alanları ile ortak çalışma alanlarımızın çok geniş bir yelpazede olması mesleğimizin doğasından kaynaklanmaktadır. Bu bağlamda jeolojiyi kullanarak, arkeolojik yerleşimlerin eski çağlardaki coğrafik, jeolojik ve ekolojik yapısını ortaya çıkarmaya çalışan jeoarkeoloji meslek kamuoyumuzda da gerekli ilgiyi görmektedir. Gerek dünyada gerekse Türkiye’de yapılan çalışmalar, şehirleri yerle bir eden depremlerden, Güneydoğu Anadolu’da Dicle ve Fırat nehirlerinin yükselmesiyle sel suları altında kalan yerleşimlere, Efes gibi kuruldukları dönemde liman kenti iken zamanla denizin dolmasıyla bu vasfını kaybeden ünlü liman kentlerine, Çatalhöyük gibi yakınlarındaki aktif bir volkanın püskürmesiyle yaşamları baştan başa değişen insanlara kadar pek çok bilgi bu konuda çalışan bilim adamlarınca ortaya çıkarılmıştır. Jeoarkeoloji aynı zamanda insanın doğaya karşı verdiği savaşı da anlaşılabilir kılar. Limanlarının alüvyonlarla dolmasını engellemeye çalışan antik Hatay Seleukia sakinlerinin açtığı devasa kanallarda, günümüz mühendislerinin alacağı çok ders vardır. Jeoarkeoloji olmasaydı, bugün bir bozkır görünümünde olan devasa Konya Ovası’nın günümüzden 10 bin yıl önce göl ve akarsular açısından zengin ve yaşam için her türlü kolaylığa sahip bir ekolojiye sahip olduğu nasıl anlaşılabilirdi?

Değerli meslektaşlar,

Türkiye’de sayıları her geçen gün artan arkeolojik kazılar, disiplinler arası çalışmanın ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Bir yerleşimde bulunan binalar; çanak çömlek, heykel ve metal eşyalar gibi küçük buluntular; tabletler yada yazıtlar ve mezarlar tek başlarına geçişe ışık tutamazlar. Söz konusu yaşam alanının neden seçildiği; insanlarca kullanılan hammaddelerin nerelerden elde edildiği; çevredeki maden yatakları; yakın çevredeki göllerin, akarsuların, ormanların ve tarım alanlarının günlük yaşama etkisi; değişen iklim koşulları; deprem, sel yada volkan püskürmesi gibi doğal afetler; eski ticaret yollarının doğal yapısı vb unsurların belirlenmesi için bu konularda uzmanlaşmış bilim insanlarının ortak çalışmalarına ihtiyaç vardır. Çatalhöyük evlerinin duvarlarında gözlenen hasandağ volkanı arkeologlara çok farklı şeyler anlatırken, bacasından dumanlar çıkan dağın 10 bin yıl önce aktif olduğunu söyleriz biz jeologlar veya, Anadolu’nun ıssız bir köşesinde bulunan, geçmişte çok zengin ve çok parlak bir şehirken aniden adı ve yaşam kaydı silinip giden antik şehrin yok oluş nedeni Belki bir yangın, belki bir istiladır arkeologlar için, ama bir jeoloğun gözüyle bakıldığında çok büyük bir depremin neden olduğu da anlaşılabilir, yada ani bir iklim değişmesiyle birlikte yaşam kaynaklarının yok olması…. Bu tip örnekler jeoloji ve arkeolojinin disiplinler arası bir bakışla ne tür bilgilere ulaşabileceğinin en somut kanıtlarını oluşturur.

Değerli meslektaşlar,

Bilim, insanın doğayla ilişkisinde elde ettiği deneyimlerin sistematize edilmesi, kavramsallaştırılması, kurallarının araştırılması ve bulunması anlamına geliyor. Doğa olaylarının temelinde yatan yasaların araştırılması bilimin konusunu oluşturuyor. 10 bin üyesi 11 şubesi ve 58 il temsilciliğiyle büyük bir meslek odası olan JEOLOJİ mühendisleri odası ülkemizde üretilen bilimsel bilginin halka ulaşması için her türlü çabayı gösterecektir. Jeoloji mühendisleri odasının çabası Anadolu insanının mayasında olan bilimi bilimsel düşünceyi yani hayatta en hakiki mürşit ilimdir fendir ilkesini ülkemiz insanıyla buluşturmaya kararlıdır.

Bu duygularla etkinliğin başarılı geçmesini diler hepinize saygı ve sevgilerimi sunarım.” demiştir.

Dünya tarihinin yeniden yazılmasını gerektiren başarılı Troya arkeoloji kazıları ile Anadolu topraklarının binlerce yıllık geçmişine ışık tutan; yıllarca emek verdiği Türkiye topraklarına ve insanlarına duyduğu sevgi nedeniyle Türk vatandaşı olan ve yakın tarihte aramızdan ayrılan Alfred Osman Korfmann anısına özel bir oturumun da düzenlendiği bu Sempozyum’da 2 adet panelde 14 konuşmacı görev almış, 10 ayrı oturumda ise 41 adet de teknik sunum yapılmıştır. Farklı disiplinlerin bir araya gelerek tartıştığı teknik sunumlarla, meslekler arası diyalog gerçekleşmiş, panellerde ise bu diyalogun ileriki yıllarda da geliştirilerek sürdürülmesi yönünde görüş bildirilmiştir. Arkeolojik kazılarda elde edilen bulguların dünya ve ülke kültürümüze kısa zamanda kazandırılması için jeolojik, jeomorfolojik ve jeofizik tekniklerin önemine değinildiği sempozyumun açılış bölümünde Onursal Başkan Prof Dr. Sayın Yücel Yılmaz aşağıdaki konuşmayı yapmıştır:

Bildiğiniz gibi jeoarkeoloji arkeolojik bulgu ve kayıtların anlaşılmasında günümüzde önde gelen bilim dallarından birisidir.

Jeoarkeoloji terimi 1970’lerden bu yana artan bir yoğunlukla arkeolojik bulgu ve kayıtların değerlendirilmesinde yerbilimleri tekniklerini uygulayan araştırmaları tanımlama amacıyla kullanılmaktadır.

Bugün, yıllardır birarada , iç içe, yan yana yaşayıp ve çalışıp yaptıkları işlerden pek de haberdar olmayan iki komşu disiplinin bilimcilerinin, belki de ülkemizde ilk kez ortak amaçlı, bir bilimsel toplantıda bir araya gelmelerinden duyduğum mutluluğu belirterek başlamak istiyorum.

Yerbilimleriyle, geniş anlamıyla arkeolojinin ara kesitinde oluşturulan bu toplantıya hoş geldiniz. Onur verdiniz. Böyle bir toplantının gerekliliğini düşünüp bunu düzenleyen arkadaşlarıma, başta Prof. Dr. Sükrü Ersoy ve Prof. Dr. Doğan Perinçek’e yaptıkları bu çok yararlı iş nedeniyle teşekkürlerimi hemen peşinen sunmak istiyorum.

Aslında, arkeolojinin özellikle Prehistoryanın yerbilimleriyle ilişkisinin kurulması en azından 19.y.y. ve belki de 18.y.y.’la kadar geri gidiyor. Bu ilişki birkaç evre halinde gelişmiş. Bu evrelerin ilki Prehistorya’ya çok disiplinli yaklaşım fikriyle başlamış. O dönemde ilgilenilen ana konu ise, ilk insanın ne denli eskiye kadar gittiği sorusuna cevap aramak. 19 y.y.’da merak edilen ana soru ise insanın Avrupa ve Amerika’ya buzul çağında ne zaman yerleştiği sorusu. Daha sonra, örneğin 1840’lardan 1920’lere yerbilimleri ve arkeoloji eski insan medeniyetlerinin araştırılmasında birlikte kullanılmış. Bağıl zamanın saptanmasına ek olarak insan yapımı aletler içeren eski çökel istiflerinin oluşumunda ne tür doğal işlevlerin etkili olduğu, bu aletlerle birlikte bulunan faunanın aralarında ne tür ilişki olabileceğini ortaya koymağa çabalamış.

İkinci evre olan 19 y.y.’lın sonu ile 1950’lere kadarki olan dönemde Paleo ortam ve Paleo iklim’e yönelik ilgi gelişerek, yer bilimleriyle Prehistoryayı saracak denli genişlemiş. Araştırmaların sonuçlarını bu çok disiplinlerden katkı koyan bilimciler, ortak raporlar ya da yayınlar halinde düzenlemeğe başlamışlar.

Bu dönemde gerçekleştirilen jeoarkeolojik çalışmalar belki de 3 grupta toplanabilir; bir grup rejyonal jeomorfolojik çalışmalar: Bunlar, çoğunlukla jeokronoloji ve paleoktimatoloji amaçlı. İkinci bir grup, ekolojik ve laboratuar ağırlıklı çalışmalar; bunlar kazılardan çıkan malzemeler üzerinde gerçekleştirilen, laboratuar çalışmaları ve aynı zamanda kazı alanı özelindeki istifte gerçekleştirilen çalışmalar.

20.y.y.’lın 2.yarısından sonra 3.bir grup çalışma dönemine geçildiği söyleniyor. Bu evrede arkeolojik alan bağlamında, teorik ağırlıklı çalışmalar yapılmağa başlanmış. Arkeojeologlar ve Prehistoryacılar, bu teorik bazlı değerlendirmelerden doğan soru ve sorunlara doğa bilimlerinden destekli cevaplar bulabileceklerine daha yoğunlukla inanmağa başlamıştır.

Jeoarkeoloji olarak adlandırabileceğimiz yerbilimleri disiplinleri çok geniş bir yelpaze oluşturuyor. Bunlar arasında; stratigrafi, sedimentoloji, jeomorfoloji, pedoloji, petrografi, jeokimya, jeofiziğin tüm disiplinleri, paleontoloji, deniz jeolojisi, jeokronoloji, klimatoloji sayılabilir.

Tüm bu disiplinler kavram metod ve birikimleriyle, arkeolojik sorulara katkı yapmağa yönlendirilmişse arkeojeoloji yapıyordur. Anahtar kriter arkeolojik yorum ve değerlendirmelerin yerbilimlerine dayanan metod ve görüşlerden türetilmiş olmasıdır.

Daha geniş bir bakış açısından bakıldığında ise jeoarkeoloji, ayrıca arkeometrinin birçok kesimini içermesi yanısıra ortamsal arkeolojiye, Kuvaterner jeolojisine, fiziksel coğrafya, jeoekoloji ve biyocoğrafyaya kadar da uzatılabilir.

Aslında gelişminin bir evresinde ve genellikle başlangıç döneminde varlığı ile kullandığı metod ve teoriler üzerinde tartışma ve kavgalardan esirgenmiş bir bilim dalı nerdeyse yoktur.

Arkeojeolojinin gelişiminde de başta benzeri evreler geçmiş. Türkiye bu dönemlerden habersiz, bu günlere ulaştığından bunları pek yaşamamış.

Kim, kimin alanına giriyor tartışması çok yavan ve çoktan aşılmış olması gereken, bizim gibi bu noktaya bile çok geç ulaşabilmiş bir ülkede ise, eskilerin tabiriyle, nafile bir tartışmadır. Artık günümüzde hiçbir disiplinin kesin ve keskin sınırları yok. Daha da ötesi, disiplinlerin sınırlarının nerelerde bittiğinin bir önemi de yok. Aslı olan, konular, sorular ve sorunlardır. Bunlara cevap aramada hangi yol, yordam, yöntem gerekiyorsa araştırıcı tümünü kullanır. Bilemediği, anlamadığı alanlara girince çevre disiplinlerden araştırabildiğini kendisi araştırır, araştıramadığını ise bilenlere sorar, onları konunun içine çeker. Böylece ara kesitler ve yeni ortak alanlar doğar, oluşur, gelişir. Bunlara ille bir isim bulmak ise kanımca çok önemli bile değil.

Bizde, sık sık tanık olduğumuz nahoş bir olgu var: bir yabancı gelir, bir şeyler anlatır; bizden birisi kalkar, siz necisiniz biyolog mu, fizikçi mi gibilerden misafiri biraz da huzursuz eden, yani sizi doğrudan ilgilendirmeyen bu konularda niye konuşuyorsunuz gibilerden garip bir soru sorar. Adam önce bir duraklar, sonra güler geçer. Doktoramı yaparken, günün birinde odama genç bir İskoç coğrafya öğrencisi geldi. Bilmemne buzulunu inceliyormuş. Süreç içinde buzulun nerelere kadar ulaşabildiğini anlayabilmek için buzulun taşıdığı çizikli granit çakılları konusunda görüşmek için gelmiş. Benim, granitler üzerinde doktora yaptığımı öğrenmiş. Benim kadar petrografi, benim kadar x-ray analiz yöntemleri, benim kadar yapısal jeoloji ve benden çok daha fazla pek çok şeyi biliyordu.

Kökeni coğrafyacı idi ama amacı buzulların ulaştığı sınırı öğrenmek ve bunun için ne gerekliyse yapabilmekti.

Önemli olan soru, sorun ve konular, sonra da bunu merak eden insan, yani bilimcidir.Gerekirse, metod ve metodolojisini bile kendisi bulur.

Bu disiplin de doğar ve gelişirken, özellikle 1970’lerde çok yoğun bir tartışma yaşanmış. Tartışma jeoarkeoloji mi? Arkeojeolojik jeoloji mi? tartışması. Yaygınca benimsenen bir görüşe göre jeoarkeoloji arkeolojisinin bir parçasıdır. Jeolojik metod, kavram ve bilgiyi kullanan bir daldır. Jeo sıfatı arkeoloji ismini tamamlar. Örneğin arkeolojik kazı alanından çıkartılan çökellerin incelenmesi gibi. Bu anlamda bu çökellerin değerlendirilmesinde ele alınan konu ve sorunlar tümüyle arkeolojik kökenli ve o yeri anlamağa yöneliktir.

Öte yandan ise arkeolojik jeoloji tabiatıyla bir yerbilimi araştırmasıdır aslında; bir ya da daha çok arkeolojik sorusunun çözümüne yönlendirilmiş bir incelemedir.

Örneğin sahil değişimlerinin incelenmesi; yani sahil çizgisi göçünü, haliçlerin oluşumunu veya nehir ağızlarının dolmasını, büyümesini ortaya koyar. Bunlar arkeolojik araştırmada çok önemli konulardır ve tanımımıza uyar.

Jeologlar ise kara ile deniz sınırının milyonlarca yıllık süreçteki değişimlerini rutin olarak ortaya koyarlar; o bölge ne zaman denizdi, ne zaman karaydı. Jeologlar, çok kısa süreli değişimlerle doğrudan ilgilenmezler bile. Onların ilgi alanı kesinlikle ne arkeolojidir ne de arkeolojinin işine yarar.

Bir başka örnek şu olabilir; Truva antik kenti ve çevresindeki yeryüzü şekillerinin gelişimini gösterebilmek için oluşturulan paleomorfolojik haritalar, örneğin İlhan Kayan Hocanın biraz sonra size konuşmam sırasında göstereceğim haritalarının arkeolojik değeri çok önemlidir. Arkeolojinin o yöreye ve o konuya yönelik sorunlarını çözme amacıyla üretilmiştir. Bu nedenle de arkeolojik jeoloji diye tanımlanabilir.

Ulaşılan bu aşamada disiplinlerin sık sık düştüğü, mesleki bağnazlığa, arkeojeoloji tanımının öyle mi? böyle mi? olması tartışmalarını, amacın önüne geçecek düzeye getirmeğe, bu işle siz uğraşmayın biz uğraşalım yavanlığına kapılmadan, amaç odaklı ortak çabalar gerçekleştirmektir. Bu dönem ülkemiz açısından çoktan geldi de geçiyor bile.

Ülkemizi, bilim dünyasında özel yapan kanımca 2 çok önemli nitelik var. Birincisi insana ait kayıtların çok zengin olması, çok eskilere uzanması ve süreklilik göstermesi. İkincisi ise doğaya ait kayıtların çok zengin olması, çok çeşitlilik ve çeşni göstermesi. Bu 2 zenginlik biraraya geldiğinde onların birlikteliği de ülkemiz için çok önemli, ender görülen bir üçüncü zenginliği oluşturuyor. Bu zenginliğin farkına varıp, buna sahip çıkma ve bunu değerlendirme ise bizlere düşüyor.

Bugün çok büyük bir sevinçle görüyorum ki değerli arkadaşlarımızın yerinde bir girişimle başlattıkları bu toplantıya, böyle bir konunun gereksinimine susamış, siz geniş bir bilim yelpazesini temsil eden bilimciler, coşkuyla katılmaktasınız. Hepinize şükranlarımızı sunuyorum.

Bu çoşku ile başlayacak bu birlikteliğin süreç içinde çığ gibi büyüyeceğine inancım tam. Toplantıların başarıyla geçmesini diliyor ve hepinize en derin saygılarımı sunuyorum.”

Sempozyum Onursal Başkanı Prof. Dr. Yücel Yılmaz‘ın açılış konuşması

"Bildiğiniz gibi jeoarkeoloji arkeolojik bulgu ve kayıtların anlaşılmasında günümüzde önde gelen bilim dallarından birisidir.

Jeoarkeoloji terimi 1970’lerden bu yana artan bir yoğunlukla arkeolojik bulgu ve kayıtların değerlendirilmesinde yerbilimleri tekniklerini uygulayan araştırmaları tanımlama amacıyla kullanılmaktadır.

Bugün, yıllardır birarada , iç içe, yan yana yaşayıp ve çalışıp yaptıkları işlerden pek de haberdar olmayan iki komşu disiplinin bilimcilerinin, belki de ülkemizde ilk kez ortak amaçlı, bir bilimsel toplantıda bir araya gelmelerinden duyduğum mutluluğu belirterek başlamak istiyorum.

Yerbilimleriyle, geniş anlamıyla arkeolojinin ara kesitinde oluşturulan bu toplantıya hoş geldiniz. Onur verdiniz. Böyle bir toplantının gerekliliğini düşünüp bunu düzenleyen arkadaşlarıma, başta Prof. Dr. Sükrü Ersoy ve Prof. Dr. Doğan Perinçek’e yaptıkları bu çok yararlı iş nedeniyle teşekkürlerimi hemen peşinen sunmak istiyorum.

Aslında, arkeolojinin özellikle Prehistoryanın yerbilimleriyle ilişkisinin kurulması en azından 19.y.y. ve belki de 18.y.y.’la kadar geri gidiyor. Bu ilişki birkaç evre halinde gelişmiş. Bu evrelerin ilki Prehistorya’ya çok disiplinli yaklaşım fikriyle başlamış. O dönemde ilgilenilen ana konu ise, ilk insanın ne denli eskiye kadar gittiği sorusuna cevap aramak. 19 y.y.’da merak edilen ana soru ise insanın Avrupa ve Amerika’ya buzul çağında ne zaman yerleştiği sorusu. Daha sonra, örneğin 1840’lardan 1920’lere yerbilimleri ve arkeoloji eski insan medeniyetlerinin araştırılmasında birlikte kullanılmış. Bağıl zamanın saptanmasına ek olarak insan yapımı aletler içeren eski çökel istiflerinin oluşumunda ne tür doğal işlevlerin etkili olduğu, bu aletlerle birlikte bulunan faunanın aralarında ne tür ilişki olabileceğini ortaya koymağa çabalamış.

İkinci evre olan 19 y.y.’lın sonu ile 1950’lere kadarki olan dönemde Paleo ortam ve Paleo iklim’e yönelik ilgi gelişerek, yer bilimleriyle Prehistoryayı saracak denli genişlemiş. Araştırmaların sonuçlarını bu çok disiplinlerden katkı koyan bilimciler, ortak raporlar ya da yayınlar halinde düzenlemeğe başlamışlar.

Bu dönemde gerçekleştirilen jeoarkeolojik çalışmalar belki de 3 grupta toplanabilir; bir grup rejyonal jeomorfolojik çalışmalar: Bunlar, çoğunlukla jeokronoloji ve paleoktimatoloji amaçlı. İkinci bir grup, ekolojik ve laboratuar ağırlıklı çalışmalar; bunlar kazılardan çıkan malzemeler üzerinde gerçekleştirilen, laboratuar çalışmaları ve aynı zamanda kazı alanı özelindeki istifte gerçekleştirilen çalışmalar.

20.y.y.’lın 2.yarısından sonra 3.bir grup çalışma dönemine geçildiği söyleniyor. Bu evrede arkeolojik alan bağlamında, teorik ağırlıklı çalışmalar yapılmağa başlanmış. Arkeojeologlar ve Prehistoryacılar, bu teorik bazlı değerlendirmelerden doğan soru ve sorunlara doğa bilimlerinden destekli cevaplar bulabileceklerine daha yoğunlukla inanmağa başlamıştır.

Jeoarkeoloji olarak adlandırabileceğimiz yerbilimleri disiplinleri çok geniş bir yelpaze oluşturuyor. Bunlar arasında; stratigrafi, sedimentoloji, jeomorfoloji, pedoloji, petrografi, jeokimya, jeofiziğin tüm disiplinleri, paleontoloji, deniz jeolojisi, jeokronoloji, klimatoloji sayılabilir.

Tüm bu disiplinler kavram metod ve birikimleriyle, arkeolojik sorulara katkı yapmağa yönlendirilmişse arkeojeoloji yapıyordur. Anahtar kriter arkeolojik yorum ve değerlendirmelerin yerbilimlerine dayanan metod ve görüşlerden türetilmiş olmasıdır.

Daha geniş bir bakış açısından bakıldığında ise jeoarkeoloji, ayrıca arkeometrinin birçok kesimini içermesi yanısıra ortamsal arkeolojiye, Kuvaterner jeolojisine, fiziksel coğrafya, jeoekoloji ve biyocoğrafyaya kadar da uzatılabilir.

Aslında gelişminin bir evresinde ve genellikle başlangıç döneminde varlığı ile kullandığı metod ve teoriler üzerinde tartışma ve kavgalardan esirgenmiş bir bilim dalı nerdeyse yoktur.

Arkeojeolojinin gelişiminde de başta benzeri evreler geçmiş. Türkiye bu dönemlerden habersiz, bu günlere ulaştığından bunları pek yaşamamış.

Kim, kimin alanına giriyor tartışması çok yavan ve çoktan aşılmış olması gereken, bizim gibi bu noktaya bile çok geç ulaşabilmiş bir ülkede ise, eskilerin tabiriyle, nafile bir tartışmadır. Artık günümüzde hiçbir disiplinin kesin ve keskin sınırları yok. Daha da ötesi, disiplinlerin sınırlarının nerelerde bittiğinin bir önemi de yok. Aslı olan, konular, sorular ve sorunlardır. Bunlara cevap aramada hangi yol, yordam, yöntem gerekiyorsa araştırıcı tümünü kullanır. Bilemediği, anlamadığı alanlara girince çevre disiplinlerden araştırabildiğini kendisi araştırır, araştıramadığını ise bilenlere sorar, onları konunun içine çeker. Böylece ara kesitler ve yeni ortak alanlar doğar, oluşur, gelişir. Bunlara ille bir isim bulmak ise kanımca çok önemli bile değil.

Bizde, sık sık tanık olduğumuz nahoş bir olgu var: bir yabancı gelir, bir şeyler anlatır; bizden birisi kalkar, siz necisiniz biyolog mu, fizikçi mi gibilerden misafiri biraz da huzursuz eden, yani sizi doğrudan ilgilendirmeyen bu konularda niye konuşuyorsunuz gibilerden garip bir soru sorar. Adam önce bir duraklar, sonra güler geçer. Doktoramı yaparken, günün birinde odama genç bir İskoç coğrafya öğrencisi geldi. Bilmemne buzulunu inceliyormuş. Süreç içinde buzulun nerelere kadar ulaşabildiğini anlayabilmek için buzulun taşıdığı çizikli granit çakılları konusunda görüşmek için gelmiş. Benim, granitler üzerinde doktora yaptığımı öğrenmiş. Benim kadar petrografi, benim kadar x-ray analiz yöntemleri, benim kadar yapısal jeoloji ve benden çok daha fazla pek çok şeyi biliyordu.

Kökeni coğrafyacı idi ama amacı buzulların ulaştığı sınırı öğrenmek ve bunun için ne gerekliyse yapabilmekti.

Önemli olan soru, sorun ve konular, sonra da bunu merak eden insan, yani bilimcidir.Gerekirse, metod ve metodolojisini bile kendisi bulur.

Bu disiplin de doğar ve gelişirken, özellikle 1970’lerde çok yoğun bir tartışma yaşanmış. Tartışma jeoarkeoloji mi? Arkeojeolojik jeoloji mi? tartışması. Yaygınca benimsenen bir görüşe göre jeoarkeoloji arkeolojisinin bir parçasıdır. Jeolojik metod, kavram ve bilgiyi kullanan bir daldır. Jeo sıfatı arkeoloji ismini tamamlar. Örneğin arkeolojik kazı alanından çıkartılan çökellerin incelenmesi gibi. Bu anlamda bu çökellerin değerlendirilmesinde ele alınan konu ve sorunlar tümüyle arkeolojik kökenli ve o yeri anlamağa yöneliktir.

Öte yandan ise arkeolojik jeoloji tabiatıyla bir yerbilimi araştırmasıdır aslında; bir ya da daha çok arkeolojik sorusunun çözümüne yönlendirilmiş bir incelemedir.

Örneğin sahil değişimlerinin incelenmesi; yani sahil çizgisi göçünü, haliçlerin oluşumunu veya nehir ağızlarının dolmasını, büyümesini ortaya koyar. Bunlar arkeolojik araştırmada çok önemli konulardır ve tanımımıza uyar.

Jeologlar ise kara ile deniz sınırının milyonlarca yıllık süreçteki değişimlerini rutin olarak ortaya koyarlar; o bölge ne zaman denizdi, ne zaman karaydı. Jeologlar, çok kısa süreli değişimlerle doğrudan ilgilenmezler bile. Onların ilgi alanı kesinlikle ne arkeolojidir ne de arkeolojinin işine yarar.

Bir başka örnek şu olabilir; Truva antik kenti ve çevresindeki yeryüzü şekillerinin gelişimini gösterebilmek için oluşturulan paleomorfolojik haritalar, örneğin İlhan Kayan Hocanın biraz sonra size konuşmam sırasında göstereceğim haritalarının arkeolojik değeri çok önemlidir. Arkeolojinin o yöreye ve o konuya yönelik sorunlarını çözme amacıyla üretilmiştir. Bu nedenle de arkeolojik jeoloji diye tanımlanabilir.

Ulaşılan bu aşamada disiplinlerin sık sık düştüğü, mesleki bağnazlığa, arkeojeoloji tanımının öyle mi? böyle mi? olması tartışmalarını, amacın önüne geçecek düzeye getirmeğe, bu işle siz uğraşmayın biz uğraşalım yavanlığına kapılmadan, amaç odaklı ortak çabalar gerçekleştirmektir. Bu dönem ülkemiz açısından çoktan geldi de geçiyor bile.

Ülkemizi, bilim dünyasında özel yapan kanımca 2 çok önemli nitelik var. Birincisi insana ait kayıtların çok zengin olması, çok eskilere uzanması ve süreklilik göstermesi. İkincisi ise doğaya ait kayıtların çok zengin olması, çok çeşitlilik ve çeşni göstermesi. Bu 2 zenginlik biraraya geldiğinde onların birlikteliği de ülkemiz için çok önemli, ender görülen bir üçüncü zenginliği oluşturuyor. Bu zenginliğin farkına varıp, buna sahip çıkma ve bunu değerlendirme ise bizlere düşüyor.

Bugün çok büyük bir sevinçle görüyorum ki değerli arkadaşlarımızın yerinde bir girişimle başlattıkları bu toplantıya, böyle bir konunun gereksinimine susamış, siz geniş bir bilim yelpazesini temsil eden bilimciler, coşkuyla katılmaktasınız. Hepinize şükranlarımızı sunuyorum.

Bu çoşku ile başlayacak bu birlikteliğin süreç içinde çığ gibi büyüyeceğine inancım tam. Toplantıların başarıyla geçmesini diliyor ve hepinize en derin saygılarımı sunuyorum. "

Sempozyuma destek vererek onursal başkanlığı yürüten Prof. Dr. Sn Yücel Yılmaz’ın bu güzel konuşmasının ardından Prof. Dr. Şükrü Ersoy tarafından aşağıdaki konuşma yapılmıştır:

Sayın Rektörlerim

Değerli Hocalarım

Jeoloji ve Jeofizik Mühendisleri Odalarının Değerli (Oda) Başkanları

Basınımızın Değerli Üyeleri

Saygıdeğer Hanımefendiler ve Beyefendiler

Sevgili Öğrenciler

Jeoarkeoloji ve Arkeojeofizik Sempozyumu’na ve Yıldız Teknik Üniversitesi’ne hoş geldiniz. 3 gün sürecek Sempozyum boyunca Yerbilimlerinin Arkeoloji ile olan işbirliği, değerli konuşmacıların katkılarıyla ayrıntılı bir biçimde tartışılacak ve gelecekte yapılacak iş birlikleri ele alınacaktır. Bu oturumlardan ilki çok özel olup, yıllarca Troya kazılarına emek vermiş büyük bilim insanı Manfred Osman Kofmann anısına düzenlenmiştir. Pek çok oturumun ardından son gün genel bir değerlendirmenin yapılacağı Panele siz değerli konukların katılımını ve katkısını bekliyoruz. Bu konuda sizlere iyi bir ev sahibi olacağımızı umut ediyoruz.

İnsanoğlu var olduğundan beri jeolojik ortamlarla iç içe olmuş ve doğanın nimetlerinden sonuna kadar yararlanmasını bilmiştir. Yerleşim yerlerini dere kenarı, taşkın düzlükleri, haliç ortamı gibi vazgeçilmez yaşam kaynağı olan tatlı su kenarları ile şifalı sıcak suların yanlarına kurmuştur. Bazen de mağaralar yerleşim yeri olmuştur. Kısacası kendi sağlığı, güvenliği ve savunması için en uygun arazi şekillerine yerleşmişlerdir. Yerleştikleri yerlerde, değişik taşların farkına varmış, daha işlenebilir, yontulabilir, yakılabilir olanları kendi yararına kullanmıştır. Çağlar boyunca taşları kullanan insanoğlu daha sonra metalik madenlerin keşfedilmesiyle medeniyetini daha da ileriye götürmüştür. Taş ve madenleri savunma aracı, ziynet eşyası, yakıt, yapıların duvarı, sarayların sütunları gibi çeşitli yerler dışında besin maddesi olarak bile kullanmıştır. Sözgelimi, bu maddelerden önemli bir yaşam kaynağı olan tuz, tarih boyunca hem çok tanrılı, hem de tek tanrılı dinler döneminde kutsanmış önemli bir ticari maddedir. Roma döneminde askerler bazen maaşlarını tuz karşılığı olarak almaktaydı. İngilizce’de, maaş anlamına gelen “salary” kelimesi buradan türemiştir. Hatta asker anlamına gelen “soldier” kelimesinin kökeninde bile tuz vardır. İnsanoğlunun ihtiraslı doğaya hükmetme isteği, bazen de volkanizma, deprem, tsunami, su baskınları, kuraklık, fırtına, kasırga ve buzullar gibi doğanın büyük güçleri sayesinde durdurulmaya çalışılmıştır. Bugün, becerisi ve yetenekleri sayesinde kendisini evrenin merkezine koyarak adeta tanrılaşma iddiasında olan insanoğlu, çağlar boyunca doğanın gücüne yenik düşmüş, ona hayran olmuş, ondan korkmuş, sinmiş ve bu olağanüstü güçleri betimleyen tanrılar, söylenceler üretmiştir.

Arkeoloji ile Yerbilimlerinin birlikteliği aslında çok eski tarihlere dayanmaktadır. 19 yüzyılın ilk yarısında, bu bilimlerin doğa olaylarını açıklama tarzları ile İncil’in hikayeleri çelişmeye başlayınca, kilise ile bilim çevresi arasında ciddi sorunlar ortaya çıkmıştır. Sözgelimi, o dönemlerde ana kayalar üzerinde dillivyum adı verilen pekişmemiş çökellerinin Nuh Tufanı’yla, alüvyon adı verilen çökellerin ise Nuh Tufanından sonra çökeldiğini öne sürmüşlerdir. Çökellerin içinde bulunan insan iskeletlerinin ise Nuh Tufanında ölen insanlara ait olduğu kabul ediliyordu. Hatta, bu insanlara 1726 yılında İsviçre’li jeolog Scheuchzer, tufana tanık olan anlamında Homo diluvi testis adını vermiştir. O dönemde kiliseye yaranmak o kadar moda olmuştur ki, doğada gözlenen her olay zorlamayla İncil’de yazılanlara delil olarak kabul edilmiş ve bunun sonucu fiziki-teoloji adlı sanal bilim dalı oluşturulmuştur. Gözleme ve deneye dayanmayan bu çabaları artık günümüzde bir bilim dalı olarak görmek olanaksızdır.

Bir yandan Kilise Bilim tartışmaları sürerken, özellikle modern Jeolojinin kurucusu Charles Lyell’le birlikte jeoloji bilimi atağa kalkmıştır. Ve o dönemin yerbilimcileri belki de kilise hışmından çekinmiş olacaklar ki insanın da eğemen olduğu yaklaşık son 2 milyon yılı kapsayan Kuvaterner dönemini incelemekten kaçınıp yerin yüzlerce milyon yıllık, hatta milyar yıl mertebesindeki jeolojik sorunlarıyla ilgilenmeyi kendileri için daha uygun görmüşlerdir. Daha sonra gelenler de bu modayı devam ettirmişler. Hatta bu eğilimi o kadar ileri götürmüşlerdir ki insanın evrimini, medeniyetlerini, yeryüzünün katastrofik olaylarını, küresel iklim değişikliklerini, bu değişikliklere canlıların vermiş oldukları tepkileri birer delil olarak bünyesinde barındıran bu genç Kuvaterner çökellerine, daha eski jeolojik birimleri gizlemesinden ötürü bir pislik gözüyle bakılmıştır. Tanınmış Alman jeologu Hans Stile’ye ait bu sözlere, diğer bir Alman Jeologu Hans Cloos, “jeolojinin ağzını bu kadar kapatırsanız nasıl konuşsun?” sözleriyle destek vererek, Kuvaterner dönemine olan antipatilerini dile getirmişlerdir. Ne yazık ki yaşadığımız dönemdeki küresel olayların anlaşılmasını geciktiren ve geleceğimiz için bilimsel öngörüler yapmamızı zorlaştıran bu yaklaşım, nihayet 20 yüzyılın başlarında büyük bir gümbürtüyle çökmüştür.

Geçte olsa bugün insan ve yaşadığı toprakların ilişkilerini anlamaya çalışan yerbilimleri ve arkeoloji artık daha doğru yoldadır. İşbirliğinin sınırları artık zorlanmaktadır. Arkeojeoloji, arkeometri, jeoarkeoloji, arkeolojik jeoloji ve arkeojeofizik gibi terimler günümüzde artık fiziki bilimlerle arkeoloji arasındaki güçlü işbirliğini tanımlamak için kullanılmaktadır. Bunlardan arkeometri terimi daha çok Avrupa’da yaygınlaşırken, Kuzey Amerika’da Arkeojeoloji terimi daha çok kullanılmıştır. Arkeojeoloji terimi ilk 1976 yılında Colin Renfrew tarafından kullanılmıştır. Arkeolojik materyallerin fiziksel ve kimyasal özelliklerini ölçmek için kullanılan arkeometrik yöntemler yanında, arkeojeolojinin özellikle sedimentolojik ve jeomorfolojik yaklaşımları, arkeojeofizik’in manyetik, elektrik rezistivite, elektromanyetik, Ground penetration radar, kısaca GPR ve sismik yöntemleri sayesinde arkeolojik gizemlerin anlaşılması biraz daha kolaylaşmıştır. Tarihin seyrini değiştiren jeolojik ve atmosferik olayların bilimsel yöntemlerle anlaşılması arkeolojiye önemli katkı koyacağı gibi bizlerin de tarihe bakışını değiştirecektir.

YTÜ bünyesinde kurulu olan Doğa Bilimleri Araştırma Merkezi’mizin öz görevi yerbilimleri konusunda çok disiplinli çalışmalar yapmaktır. Bu konuda her türlü iş birliğine açıktır. İşte böyle bir sempozyumun düzenlenmesindeki çıkış noktası ifade ettiğimiz öz görevimizden kaynaklanmıştır. Merkezimizin değerli öğretim Üyesi Prof. Dr. Doğan Perinçek tarafından ortaya atılan bu sempozyumun düzenleme fikrini hayata geçirmek elbette tek başımıza çok zordu. Bu konuda çok değerli destekler aldık. Başta sempozyum onursal başkanımız Kadir has Üniversitesi rektörü sayın Prof. Dr. Yücel Yılmaz’a, Jeoloji ve Jeofizik mühendisleri odalarına, arkeoloji, jeoloji, jeomorfoloji, jeofizik bölümünün değerli öğretim üyeleri ve araştırmacılarına, düzenleme ve bilim kurulunun değerli üyelerine, destek veren firma ve kuruluşlara, Yıldız Teknik Üniversitesi’nin olanaklarını kullanmamızı sağlayan Sayın Rektörüm Prof. Dr. Durul Ören’e katkılarından ötürü teşekkürlerimizi bir borç biliyoruz. Sempozyumun yararlı geçeceği ümidiyle saygılar sunuyorum.”

İlk kez düzenlenen bu sempozyumda sunulan ve tartışılan konuların ışığında ülkemizin kültür varlıklarının çağdaş bilim anlayışına uygun bir biçimde ortaya çıkarılması, değerlendirilmesi, bilim ve toplum yararına sunulması için arkeolojik çalışmalarda, kısaca jeoarkeoloji denilen ve “jeoloji, jeomorfoloji, biyoloji, botanik, klimatoloji, coğrafya, jeofizik” gibi yerbilimleri dallarının katılımının şart olduğu belirtilmiştir. Jeoarkeolojinin ülkemizin sadece kültür varlıklarının ortaya konmasını değil aynı zamanda insanlık tarihi içinde medeniyetlerin etkilenmesini, yok olmasını sağlayan deprem, tsunami, sel, fırtına, kuraklık, buzul dönemleri gibi küresel doğa olaylarının anlaşılmasını da kolaylaştırdığı vurgulanarak “Geçmişi bilmeden gelecek öngörüsü yapmanın olanaksız” olduğu belirtilmiştir. Ancak her alanda olduğu gibi ülkemizde kültür varlıklarıyla ilgili bürokrasinin, bu alanların arkeolojisinin bilimsel yöntemlerle ortaya konmasının önünde önemli bir engel oluşturduğu saptaması da yapılmıştır. Arkeolojik alanların jeoarkeolojik açıdan değerlendirilmelerinin, bunların “çevreleri” ile birlikte ele alınmasının gerekliliği uygulamada sorun çıkardığından Türk ve yabancı yerbilimcilerin arkeoloji ekipleriyle birlikte çalışmalarındaki kısıtlayıcı bürokrasinin ortadan kaldırılması gerekliliği bir kez daha vurgulanmıştır. Ülkemizdeki arkeolojik bölgelerin gün yüzüne çıkmasına yardımcı olan jeoloji, jeofizik ve jeomorfoloji gibi bilim dallarının ilgili kurullarda temsil edilmesi ve desteklenmesi gerekliliğinden hareketle sempozyuma katkı koyan tüm kişi ve kurumlara teşekkür ederiz.

Okunma Sayısı: 2818
Fotoğraf Galerisi
TMMOB
Jeoloji Mühendisleri Odası