TMMOB Odalar 17 Kasım 2019, Pazar

Çalıştaya Çağrı

İnsanoğlunun son 200.000 yıllık yaşam serüvenine bakıldığında, doğa kullanma anlayışında sürekli değişiklikler yaşandığı görülmüştür. Özellikle son üç yüz yıllık süreçte, sanayi toplumundan, endüstri toplumuna ve oradan günümüzdeki bilgi toplumuna geçiş süreçlerinde doğa kullanma anlayışında önemli değişiklikler meydana gelmiştir.

Bu dönemde endüstride yaşanan yoğunlaşma, enerji ve hammaddeye olan talebi artırmıştır, üreticiler ve sanayiciler ekonomik değer taşıdığını düşündükleri her şeyi sorumsuzca kullanmaya başlamışlardır. Hammadde ve enerji kaynakları ile bu kaynakların bulunduğu bölgeler stratejik olarak tanımlanmış ve bu kaynakları denetim altında tutmak, sadece şirketler için bir rekabet konusu olmakla kalmamış aynı zamanda devlet egemenliğinin belirtisi haline gelmiştir. 

Endüstriyel kapitalizmin gelişmesiyle ticari faaliyetler ikinci plana düşerken üretim faaliyetlerinin insan - doğa ilişkisinde neden olduğu asimetri;  “kaynakları” kullanmak (sömürmek) ve tüketmek, üretim atıklarını doğaya bırakarak onu kirletmek, faunayı ve florayı değiştirmek şeklinde kendini göstermiştir. Bu asimetri irdelendiğinde; doğal varlıkları üretimin bir öğesi (kaynak) olarak gören, onlara üretim sürecine olan katkıları oranında değer veren ve onların varlık değerini piyasa değeri üzerinden değerlendiren kar merkezli bir anlayış ortaya çıkmıştır. 

Bu kapitalist dünya görüşü içinde ekolojik varlıkların rolü, insanların bir dizi ekonomik ihtiyaçlarını karşılamak ve üretim girdisi olarak sanayiye kaynaklık etmek olarak görülmüştür.  Bu bakımdan sanayi devrimi ve kapitalist ekonomik sistem, insanlığın geleneksel doğa görüşünde köklü bir değişime neden olarak ekolojik varlıkları araçsal bir değere indirgemiş ve piyasada alınıp satılabilen bir “meta” haline getirmiştir. Bu durum ekolojik varlıkların birer üretim faktörü olarak görülmesi çerçevesinde bir “kaynak” deposu olarak algılanmasına neden olmuştur.

Tüm canlıların eşit yaşam haklarına sahip olduğunu savunan “biyosferik eşitlikçilik”, “derin ekoloji”nin temel felsefesini oluşturmaktadır. Buna göre; “tüm yaşayan varlıklar diğerlerine olan faydalarından bağımsız olarak bir öneme ve haklara sahiptirler.” 

 Biyosferik eşitlikçilik bakış açısıyla değişen doğa kullanma anlayışı sonucunda, ender bulunan, bir kez tüketildiğinde yerine konulması imkansız olan jeolojik, jeomorfolojik, karstik, paleontolojik, tektonik, ekolojik olarak bölgelerin içerdiği flora ve fauna baz alınarak bazı bölgeler; “milli park”, “tabiat parkı”, “jeopark” gibi kavram ve statüler ile koruma altına alınmış, bu alanların hem korunarak gelecek nesillere aktarılması, hem de “jeoturizm” ya da “doğa turizmi” yoluyla insanlığın hizmetine sunularak yerel kalkınmanın desteklenmesi sağlanmıştır. Bu amaçla Birleşmiş Milletler UNESCO tarafından geliştirilen sistematik yaklaşımla jeoparkların kurularak geliştirilmesi çalışmaları özellikle 1990’lı yılların ikinci yarısından sonra hız kazanmıştır.

Munzur Vadisi içerdiği flora ve fauna nedeniyle 1971 yılında Bakanlar Kurulu Kararı ile “Milli Park” ilan edilmiştir. Milli park çevresinde yer alan jeolojik, jeomorfolojik, tektonik, karstik alanların da Milli park sınırları içine ilave edilerek Munzur Vadisi’nin karma statüde jeopark ilan edilmesi çalışmaları TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası tarafından 2015 yılında başlatılmıştır. Munzur Vadisi içerdiği eşsiz nitelikteki flora ve faunanın yanında; Ovacık Fay Zonu, 20’yi aşkın buzul gölü, buzul vadileri, genç buzul çökelleri, ülkemizin en büyük karstik boşalımı olan Munzur gözeleri, vadi içerisinde yer alan Halvori gözeleri, çok sayıda henüz tescili yapılmamış mağara ile ve kanyon vadileriyle adeta bir jeoloji laboratuvarı niteliğindedir. Zengin fauna ve florası ile birlikte bu eşsiz jeolojik ve jeomorfolojik oluşumlar Munzur Vadisi’ni daha bir ilgi odağı haline getirmiştir.

Munzur Vadisi’nin sahip olduğu tüm bu varlıkların tespit edilerek rapor edilmesi, tescil edilerek koruma statüsüne alınması ve UNESCO Global Jeopark kriterleri çerçevesinde gerekli girişimlerde bulunulması özel bir önem arzeder hale gelmiştir. Bu kapsamda, vadinin Avrupa Jeopark Ağı ile UNESCO Jeopark Ağı içine alınarak insanlığın ortak değeri haline getirilmesi ve jeoturizm yoluyla insanlığın kullanımına sunularak yerel kalkınmaya destek sağlaması temel hedeflerimizden biri durumundadır. 

Yine, gerek Munzur Gözeleri, gerekse vadi içerisindeki yer alan çok sayıdaki “ziyaret ve ören yeri”  bölge insanının kültürel yaşam felsefesinin bir parçası haline gelmiş bulunmaktadır. Bu çerçeveden bakıldığında; Munzur Gözeleri, Munzur Suyu Vadisi ve vadi içerisinde yer alan çok sayıdaki ziyaret ve ören yeri bölgede yaşayan insanlarımız için kutsal niteliktedir. Bu niteliğin geliştirilmesi amacıyla Yeni Zelanda’da Whanganui Nehri veya Hindistan’da Ganj Nehri gibi “canlı varlık statüsüne” alınarak, bu alanın korunması ve gelecek nesillere aktarılması gerektiği de üzerinde durulması gereken diğer bir konuyu oluşturmaktadır. 

Bu Çalıştayın; Munzur Vadisi ve çevresinin jeolojik, jeomorfolojik özellikleri ve zengin flora ve faunası ile birlikte, bölge insanının Munzur Gözeleri ve vadisine atfettiği kutsiyet değerleri de dikkate alınarak bölgenin jeopark statüsüne alınarak korunmasına ve gelecek nesillere aktarılmasına vesile olacağını düşünüyoruz. 

Önemli bir amaca hizmet edeceğini düşündüğümüz Çalıştayın sizlerin ve konuya ilgi duyan tüm kesimlerin katkı ve katılımları ile önemli sonuçlar üreteceğine inanıyoruz.

Bu etkinliğin düzenlenmesine destek veren JEMİRKO, Jeopark Belediyeler Birliği, Kula-Salihli Jeoparkı, Hozat, Nazımiye, Ovacık, Pertek, Pülümür Belediyeleri, TMMOB Peyzaj Mimarları Odası, TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi, Tunceli Barosu, Tunceli Esnaf ve Sanatkârlar Odası ve Tunceli Ticaret ve Sanayi Odası’na teşekkür ederiz.

Saygılarımızla,  

Hüseyin Alan

TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası

Yönetim Kurulu Başkanı

M. Fatih Maçoğlu 

Tunceli Belediye Başkanı