21. OLAĞAN GENEL KURULDA YENİ DÖNEMDEKİ ÇALIŞMALARA YÖN VERECEK TEMEL KONULARDA ALINMIŞ KARARLAR 1- Ülkemizde enerji politikaları planlama, bilimsellikten, ülke kaynaklarını rasyonel değerlendirmekten uzak bir anlayışla sermayeye kaynak aktarmanın aracı olarak düşünülüp oluşturulmaktadır. Bunun bir örneği doğal gaz çevrim santrallerinin hızla artmasında yaşanmıştır. 1985 yılında %1 bile olmayan elektrik enerjisindeki doğal gazın payı hızla artmış, bugün bu oran %50‘ye çıkmıştır. Uygulanan bu politikalar enerjide dışa bağımlılığı daha da arttıracak, dünyada ortaya çıkabilecek muhtemel bir enerji krizi durumunda da Türkiye‘nin çok büyük yaralar almasına neden olacaktır. Nükleer lobilerin baskıları sonucu çıkarılan Nükleer Enerji Yasası, belirli birkaç şirkete nükleer santral kurdurulmasının hukuki zeminini yaratma amacındadır. Bu yasa; işletim, denetim, söküm ve atık konularına yüzeysel değinen, kapsamsız bir tercüme özeti niteliğindedir. Çıkarılan yasa şirketler lehine önemli mali avantajlar sağlarken, halka büyük mali yükümlülükler de getirecektir. Bu nedenle dünyanın vazgeçtiği, kaza riskleri taşıyan, atık sorununun ciddi tehlikeler barındırdığı, dışa bağımlı ve nükleer lobilerin çıkarına olan nükleer santralin ülkemizde kurulmasını istemiyoruz. Bunun için önümüzdeki dönemde de Genel Merkez ve Şubelerde Nükleer Karşıtı faaliyetlerin ve Platformların içerisinde yer alarak, nükleer karşıtı çalışmalar yürütmelidir. Enerjide dışa bağımlı politikalara son verilerek, yerli fosil enerji kaynaklarına, biyoenerji, güneş, jeotermal ve rüzgar gibi yenilenebilir enerji kaynaklarını devreye sokacak politikalar için çalışmalar yürütülmelidir. 2- Özelleştirmeler AKP iktidarı döneminde de talan anlayışı ile hızla devam etmektedir. Dünya Bankasının talepleri doğrultusunda insan için zorunlu yaşamsal vazgeçilmez nitelikteki bir kullanım aracı olan suyun özelleştirilmesi de gündemleştirlmektedir. Akarsuların satışını, havza kullanım haklarının sermayeye devrini sağlayacak yasal düzenlemelere yönelik hazırlıklar yapılmaktadır. İngiltere, Fransa, Latin Amerika ülkelerinde yapılan suyun özelleştirilmesi yoksul halk kesimleri için yıkıcı sonuçlar ortaya çıkarmıştır. Dünya Su Konseyi tarafından düzenlenecek olan 5. Dünya Su Forumu 16-22 Mart 2009 tarihinde İstanbul‘da toplanacaktır. Dünya Su Konseyi, çeşitli ülkelerin su ve çevre ile ilgili bakanlıkları, yerel su şirketleri, BM‘ye bağlı çeşitli kuruluş ve programlar, uluslararası vakıf ve enstitüler gibi kuruluşlardan oluşmaktadır. Dünya Su Forumu‘nda Küresel Su Politikaları tartışılacaktır. Dolayısıyla Küresel Su politikalarının remsilcileri kadar bu politikalara muhalefet eden çok sayıda örgüt temsilcisi de İstanbul‘a gelecektir. Dünya Su Forumu için şimdiden hazırlıklara başlamak, Foruma seçenek olacak karşıt organizasyonlar oluşturmak, küresel su güçlerine muhalefet eden uluslararası güçleri bir araya getirmek gerekmektedir. Ülkemizde su alanında Dünya Bankası Politikaları doğrultusunda çalışmalar yapılırken, kamu alanındaki suyu sağlayan kuruluşlar -özellikle yerel yönetimler- bu alanı rant aracı olarak da gören bir anlayışla suyu yönetmektedirler. Son yıllarda büyük kentlerde yaşanan su trajedisi rant ve plansızlığın bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Doğal kaynağımız olan suyun kamusal kaynak olduğu bilinciyle kamusal denetimde planlı uygulamalarla yürütülmesi yönünde çalışmalar yürütülmelidir. Suyun özelleştirilmesine yönelik her türlü politikalara karşı, sendikalar, meslek örgütleri ve demokratik örgütlerle ortak organizasyonlar yapmak üzere odamızca çalışmalar yapılmalıdır. 3- Halkın alın teri ile kurulan ve ülkemizin kalkınmasında önemli işlevler gören kamu kuruluşlarımızda özellikle son dönemde yönetici kademelerine yapılan atamalarda; bilgi, beceri ve liyakat aranmasından vazgeçilmiştir. Artık, atamalarda geçerli olan ölçüt, sadece "cemaatten olmak, kendileri gibi düşünmek ya da kendilerinden olmak"dır. Bu şekilde yetersiz kişilerin uzmanlık gerektiren makamlara getirilmesinin önü açılmış, kurumlardaki yozlaşma hızlandırılmıştır. Her dönemde belirli ölçülerde yaşanan kadrolaşma, son dönemde "kuşatma" şekline dönüşmüş ve tüm iş yerlerinde iş barışını tehdit eder hale gelmiştir. Pek çok kurumda kirlilik, yozlaşma ve yolsuzluk had safhaya ulaşmıştır. Rüşvet, menfaat temin etme ve görevi kötüye kullanma artık kanıksanmış, etik değerler ayaklar altına alınmıştır. Dürüstlük artık fazilet sayılmaya başlanmıştır. Kamu kurumlarındaki çürümeye karşı kıdem liyakat usulüne göre atama yapılmalı, çalışanlara insanca bir yaşam ücreti verilmeli, kamusal denetimle birlikte planlama ile yatırımlara yönelik kaynak aktarılarak kamu kurumları atalet ve yozlaşmadan arındırılmalıdır. 4- Ülkemizde afet olaylarının "takdiri İlahi" olduğu ve bunun önüne geçilemeyeceği anlayışı maalesef yerleşik bir kültür haline gelmiştir. Bunun önüne geçmek için orta öğretimde JEOLOJİ DERSLERİ‘nin okutulmasını öneriyoruz. Böylece, genç nesillere doğa olaylarının afete dönüşmesinin bir kader olmadığı, bunların bilinçsizlik ve yanlış politikalardan kaynaklandığı geçeğini öğretmek mümkün olabilecektir. 5- Ülkemizde afet olaylarının önlenmesi ve/veya zararlarının azaltılması için KRİZ YÖNETİMİ yerine RİSK YÖNETİMİ‘ni önceleyen bir anlayışın yerleşmesi gerekmektedir. 1999 depremlerinden sonra sürekli tartışılan dönem dönem gündeme piyasacı ve sermaye yanlısı bir anlayışla getirilen yasal düzenlemeler yerine, yeni liberal politikalardan uzak toplumsal çıkarları önceleyen ve bu nedenle kamusal denetimi güçlendirecek bilim, akıl ve mühendislik ögelerini göz önüne alan bir anlayışla AFET YASASI, İMAR YASASI ve YAPI YASASI yeniden düzenlenmeli, JMO bu çerçevede yeni yasal düzenleme çalışmalarını ele almalıdır. 6- Bugün maden yasamız incelendiğinde her ne pahasına olursa olsun madencilik yapılmasını öngören, sadece üretimi gözeten, madenlerin hammadde olarak dışsatımının desteklendiği ve özendirildiği, ülke içinde işlenmesine ileri ve uç ürünlere dönüştürülmesine yönelik desteklerin olmadığı, planlamanın yok edildiği, maden yataklarımızın geliştirilmesine yönelik kayıt ve kuralların olmadığı, madencilik sektöründe kullanılan makine, donanım ve gerecin ülke içinde üretilmesine yönelik endüstrilere yatırımların özendirilmediği, çevre ve doğanın gözetilmeden insanı merkezine almayan bir yaklaşımla madencilik için tüm tarihi doğal kültürel zenginliklerimizin göz ardı edildiği, iş güvenliği, işçi sağlığı ve çevre sağlığı ile ilgili köklü önlemlerin olmadığı eksikli bir yasadır. Uluslararası sermayenin ülkemizi açık pazar olarak hızlıca kullanması, başka bir deyişle yapılan düzenlemelerle yağmanın önünün açılması, ülke gündeminde yoğun olarak altın madeni aranması ve üretilmesinin; ya işletme teknolojisi ve çevre ya da ekonomik boyutuyla gündeme gelmesine neden olmuştur. Altın arama ve üretilme işlemlerinin olduğu bölgelerde de insanımızın yoğun ve haklı direnişleri Türkiye mücadeleler tarihinde yerini almıştır. Öte yandan bu durum, bir bütünsellik içinde ülke madenciliğinin temel tercihleri ve politikalarının neler olması gerektiği açısından yeterince değerlendirilmemiştir. Bu yasa bugün geldiğimiz noktada madencilik sektörünün sorunları yerine küresel sermayenin krizini aşmaya yarayan bir yasadır. Bugün Kazdağları‘nda, Uşak Eşme‘de, Artvin Cerattepe‘de, Munzur‘da ve bir çok değişik yöremizde yaşananlar, insanımızın, doğanın, yer altı kaynaklarımızın nasıl bir tehlike ile karşı karşıya olduğunu göstermesi açısından önemlidir. Madenlerin gerçek sahibi bu ülkenin halklarıdır. Maden kaynaklarımız, toplumun ihtiyaçlarını gören, bilim ve akla uygun yöntemlerle işletilen, insan, çevre ve doğa tahribatını merkezine alan yaklaşımla değerlendirilmelidir. Odamız bu yönde gereken tüm çalışmaları önümüzdeki dönem hayata geçirme mücadelesine devam etmelidir. 7- Kapitalizm dünya halklarına; barış, adalet, kardeşlik, özgürlük değil, aksine daha fazla yoksulluk, daha fazla işsizlik, daha fazla açlık, daha fazla savaş ve daha fazla ölüm getirmiştir. Kapitalizm vahşi yüzüyle bugün Ortadoğu‘yu ve Irak‘ı kan gölüne çevirmiştir. Irak‘ta, Filistin‘de yaşanan katliamlara karşı tüm dünyadaki barış ve demokrasi güçleri ile birlikte yan yana durulmalıdır. Şimdi kapitalist küreselleşmenin saldırılarına karşı direnme zamanıdır. Ülkemiz Türk, Kürt, Ermeni, Laz, Gürcü, Çerkez farklı etnik kimliklerin var olduğu çok kültürlü bir coğrafyadır. Cumhuriyetin kuruluş süreçlerine kadar uzanan Kürt sorunu ülkemizde kanayan bir yara haline dönüşmüştür. Kürt sorunu halkların kardeşliği temelinde ele alınmalıdır. Kültürü, dili, dini, mezhebi, görüşü ne olursa olsun, eşit haklara sahip yurttaşlar olarak, barış içinde kardeşçe bir arada yaşayabileceğimiz bir Türkiye istiyoruz. Odamız önümüzdeki dönemde; emekten ve demokrasiden yana bütün güçlerle birlikte kapitalizmin ülkemiz ve tüm dünya halklarına yönelik saldırısına karşı mücadele etmelidir. 8- Siyasetin özgürlükçü bir ortamda doğrudan katılımla değil de, e-muhtıra ve e-bildirilerle yukarıdan aşağıya doğru dizayn edilmesi, siyasetin savaş mantığına indirgenmesi, egemenlerin krizini derinleştirmektedir. Günümüzde türban krizi, ya da ergenekon operasyonları halkın gerçek ihtiyaçlarına cevap verecek çözümler olmayıp, egemenler arasındaki kamplaşmanın ifadesidir. Bu kamplaşma ülkemizde gerici, ırkçı, şoven politikaların derinleştirilerek toplumun baskı altına alınmasının araçlarını oluşturmaktadır. Demokrasi havarisi egemenler türbana özgürlük derken aydınlarımızı susturmaya çalışıyorlar. Hrant Dink‘e yapılan ırkçı şoven saldırı, gerek tüm anti demokratik yasalarla ve özellikle yürürlükteki ceza yasasıyla gerekse fiili olarak bunun somut göstergesidir. JMO temel hak ve özgürlüklere sahip çıkacak ve ülkemizin sürüklendiği muhtemel felaketin farkında olarak mücadelesini emek ve demokrasi güçleri ile birlikte yükseltmeye devam edecektir. 9- 12 eylül 1980‘den sonra ve özellikle YÖK süreciyle üniversitelerimiz kışla anlayışıyla yönetilmektedir. Üniversitelere yerleştirilen gençler, yeni liberal anlayışlarla birlikte ırkçı şoven bir ideolojik tercih içerisinde yetiştirilmeye çalışılmakta, geleceğimiz kalıcı bir şekilde karartılmak istenmektedir. Yeni liberal anlayış çerçevesinde eğitimde özelleştirme adımları üniversitelerimizin dokusunu değiştirmektedir. Bir yandan eğitimin metalaşması dershane sistemiyle ve özel üniversitelerle gerçekleştirilirken, devlet üniversitelerinde de bugün için katkı payı olarak alınan miktarların genişletilerek bu anlayışın tüm eğitim alanını kapsaması ve sonuçta eğitimin paralı hale getirilme çalışması yapılmaktadır. Genel olarak eğitime ayrılan bütçe payı kısılırken eğitim harcamalarının müşteri olarak görülen öğrencilerden karşılanması planlanmaktadır. Aynı zamanda popülist yönelimlerle alt yapısı olmayan yeni yeni üniversiteler açılmaktadır. Eğitimde üniversiteler arasında nitel farklılıklar ortaya çıkarken, uluslararası yapılan anlaşmalara göre bu şartlarda yetişen mühendislerin gelişmiş ülkelerin mühendisleri ile rekabet etmesi istenmektedir. 27 ayrı "Jeoloji Mühendisliği" eğitim programlarına her yıl yaklaşık olarak 1400 öğrenci alınmaktadır. Yeni üniversitelerin açılması ve öğrenci kontenjanlarının, ihtiyaca ve talebe göre değil, politik tercihlere ve yerellerin ticari kaygılarına göre belirlenmesiyle her yıl yüzlerce meslektaşımız işsizliğe mezun edilmektedir. JMO devlet üniversitelerinin paralı hale getirilmesi anlayışına karşı durmalı, popülist anlayışla yeni üniversitelerin ve de yeni jeoloji mühendisliği bölümlerinin açılmasına karşı çıkarak, işsizliğe mahkum mühendislerin sorunlarına her boyutuyla ilgili olarak çözümler için taraf olmalıdır. 10- Ülkemiz kadınları toplumumuzun yaşadığı yoksulluk, baskı koşullarını en ağır biçimiyle yaşamaktadır. Ekonomik krizde en kolay işini kaybeden kadınlarımız, yeri gelince eve kapatılmakta, yeri gelince yedek işgücü olarak emek gücüne alternatif olarak kullanılmakta, ırkçı şoven politikanın acı sonuçlarını en vahim şekilde hissederek. gelenek-görenek, dini gerekçelerle baskı altında tutularak ikinci sınıf insan olarak değerlendirilmektedir. Bu durumun doğal sonucu olarak cinsiyet ayrımcılığı kamu kurumlarından, özel sektöre kadar birçok iş yerinde görülmektedir. İş yaşamında kadın meslektaşlarımıza karşı yapılmakta olan bu çağdışı ayrımcılığı kabul etmek mümkün değildir. Odamız, kadına cinsiyetinden kaynaklı olarak uygulanan her türlü olumsuz davranış ve politikalara karşı mücadele etmeli, kadının desteklenmesi anlamında pozitif ayrımcı politikalarına destek olmalıdır.. |